Bodruma yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı, fırtınadan dolayı Gümüşlükte o eşsiz manzarası olan meyhanelerin bile çatılarının uçtuğu, gemilerin alabora olduğu 22 Kasım Çarşamba günüydü. Yeni evimde, denizi gören o küçük masamda bir türlü çözemediğim 1500'lük puzzle ile beyin savaşı veriyordum. Bir elimde sigaram, diğerinde duble doldurduğum RedLabel viskimle kafamda susturamadığım 7 kişiyi böyle zaptetmeye çalışıyordum.
Yağmur ve fırtınanın, denizi adeta tokatlarmışçasına savurduğu anı izlerken dalgınlığımı telefonumun zil sesi böldü. Arayan Medusaydı. Sesinde acı vardı belli. Beni Yalıkavağa davet ediyordu. Aylardır gitmekten çekindiğim yere gitmem gerekiyordu. Çünkü Medusanın sesindeki acının bana anlatacakları vardı. Son kadehimi doldurduğum viskimi bir yudumda içtim. Apar topar hazırlandım ve yola çıktım. Yol hala aynı, her yerinde engebe, her yerinde çukurlar var. Bir zamanlar ne uğruna tavaf ettim bu yolları ben diye kendime sövmeye başladım. Olabildiğince gaza basıp trafik polisi olmasın diye dualar ediyordum. Bütün öfkem, Yalıkavağın girişindeki o ilk kavşağa kadardı. Son ses açtığım müzikler artık kafamdakileri susturmuyor bana acı geçmişi hatırlatıyordu. O kavşağa her yaklaştığımda, kulaklarımda çınlıyor sesi. " Nerdesin ? Hâla gelemedin"...
Medusayı aldım olduğu yerden. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, sesi kısılmıştı. Ona rağmen bana gülümseyerek bakmaya çalışıyordu. Sormadım neyin var diye. Hissetmiştim zaten. Yağmur damlaları bir mermi gibi arabanın camına çarparken müziğin sesini kısıp "Seni eve götüreceğim." dedim.
En son Narsistle bulunmuştum orda. O zamanlar tamda Şifacının anlattığı gibi biriydi. Çözülmeyi bekleyen bi kara kutu, yüreği merhamet dolu, aslında o iyi biri(!)... Halbuki Yedi Kişilik Enkazı okuduğunda, Narsistin kendini anlayıp kahkahalar içinde "İşte bu benim !" dediğini hissedebiliyorum. Şifacı kör. Hiçbir zaman fark edememişti zaten. Sadece, Narsistten sonra gelen sigara sırasını bekliyordu. O'na içten içe hayranlık besliyordu.
Veda günü geldi aklıma ama çok düşünmeden sağa çektim ve durdum. Arabayı her zaman bıraktığım merdivenlerin önüne park ettikten sonra, denize doğru dik yokuşu yürüyerek inmeye başladık. Medusa'nın gözlerinde tedirginlik ve endişe vardı. Hala nereye gittiğimizi bilmiyordu ama benim yüzümdeki gülümsemeden anlıyordu. Harabe olmuş, sahibi yurt dışında yaşayan iki katlı bir beton yığınıydı geldiğimiz yer. Bu evde birileri yaşamıştı. Bu evin içinde hayaller kurulmuş, bahçelere tohumlar ekilmişti. Hiç birini anlatmadım. Geriye dönmenin bana nasıl bir acı vereceğini biliyordum.
Merdivenlerden hızla üst kata çıktım ve tuğlaları alıp kendimize oturmak için yer yaptım. Aynı tuğlalar, yerlerinde duruyordu. Biramın kapağını açtım ve ilk sigaramı yaktım. Deniz hiç bu kadar hüzünlü olmamıştı ama yağmurun arkasından doğan güneşle birlikte çıkan gökkuşağı umudu andırıyordu. Her karanlığın arkasında bir aydınlığın olduğunu. Ben müzik eşliğinde biramı yudumlarken, Medusanın gözlerinden akan tek tük yaşları görüyor ve onunla hüzünlere dalıyordum. Sormadan konuşmayacağını anladığımda elimle sırtını sıvazladım. Ve anlatmaya başladı:
- Ben bunca acının içindeyken, o nasıl olurda hiçbir şey hissetmez ? Bu kadar kolay mı ? Hiç mi değeri yok yaşadıklarımızın ? Hiç mi sevmedi beni ?...
Medusa sözlerine devam ederken kısa bir süre önce benim de kendime aynı soruları sorduğum geldi aklıma. Kendimi toparlayıp, sözlerinin bitmesini bekledim. Elimden öğüt vermek dışında başka bir şey gelmiyordu. Ne tuhaf içinde yangın olan birine su verememek. Elinden tutup ayağa kaldıramamak. Acısını alıp göğsünden, kendi sırtıma atmak istedim. Ama ne yapsam ne söylesem nafile. Sonra ağlamaktan akan makyajıyla bana dönüp "Sen olsan affeder miydin ?" diye sordu. "Bilmiyorum, yaşadıkların kolay şeyler değil, kendimi koyamam senin yerine" diye cevap verdim kısık bir ses tonuyla. Sorgular bir bakışla denize dönüp " Peki sen, kendi hikayende affedebilir misin ? Şimdi dönse unutur musun her şeyi ?" diye devam etti. Cevap veremedim. Dalan gözlerimi kaçırdım gözlerinden. Biramın son yudumunu içtim ve hızla ayağa kalktım. "Hadi, seni bir yere daha götürmek istiyorum." dedim. Amacım onu girdiği bu acıdan kurtarmak değildi. Sadece birkaç saatliğine unutmasını sağlamak istedim. Öyle kolay da değil unutmak. Herkes bir iz bırakıyor birilerinin hayatında. Ve o izi silmek ya da yok etmek mümkün de değil. Unutmazsın, alışırsın...
O dik yokuşu çıkmadan, bir zamanlar gizlice otele girdiğim çitlerin yerini gösterdim. Aynı yakalanma heyecanı, aynı adrenalin damarlarımda atmaya başladı. Arabaya binip yola çıktık. Yol üzerindeki ufak tekele uğrayıp nevaleyi aldıktan sonra tam karşısındaki sokağa girdik. Tersaneyi geçip sağa döndüm. Arabayı aynı ağacın altına, aynı kaldırıma bıraktım. Sahil kenarında bir yerdi. Denize uzanan iskelelerin olduğu huzur dolu bir yer. Yaz aylarında çalışmaya gelen, birbirini tanımayan gençler bu iskelede, gecenin geç saatlerinde sigarayla kafayı bulup, kahkahalar atıyordu. Şimdi sadece dalgalar ve kara bulutlar var. Yosun tutmuş iskeleleri. Yalıkavak, anlamını yitirmiş. Bu sokağa girdiğimde, yamuk ama geniş olan bu yolda, ilk kez birine araba kullanmayı öğretmeye çalıştığım gün geldi aklıma. İlk defa aklımda toz tutmuş şiirleri birine okuduğum, gelmeyeceğini bildiğim halde saatlerce beklediğim günler geldi. O gün anladım. Harabeden ev olmaz. Her bahçeye tohum ekilmez...

Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...