''Bu yaşa geldim, içimde bir çocuk hâlâ
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik,
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor azar azar zamanla.
Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.
Anılarım kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.
Sevgiden caydığım yerde darıl bana.''
Saat 07:13. Dar bir caddede, taştan yapılmış bir zeminin desenlerini ezberlerken sokak lambalarının neden İstanbul'da bu kadar erken söndüğünü düşünüyorum. Geceki gürültü öylesine sessizleşmişti ki, kuş uçsa kanadının sesini duyabiliyorum ama ortada anlamsız bir kargaşa da var sanki. Sessiz bir kalabalık bir yerlere yetişmeye çalışıyormuş, trafik yine kitlenmiş, öfkeli insanların küfürlü sözleri, ambulansların siren sesleri yankılanıyor gibi hissediyorum. Halbuki Beyoğlu'nun kimsesiz sokaklarında, martıların kahkahaları, vapurların günaydın diyen kornaları, denizin beton yığınını tokatlayışı ve şarkılar söyleyen berduşların naraları yankılanıyordu sadece.
Sanki ruhu var bu şehrin. Üzerinde bi yorgunluk var İstanbul'un.
Elimde bir çingenenin bana zorla sattığı iki gülle birlikte iskeleye doğru yol alıyorum. Üzerimde beyaz ipek göleğim ve bedenime büyük gelen bi mont var ama kutuplardaymış gibi üşüyorum. Tek başıma kaldığım o odada, 'orospu çocuğu sivri sinekler, vücudumda kan bırakmamış!' diyip küfürler savuruyorum durduk yere. Pirelenen bir köpek gibi kaşıyorum sağ kolumu bileğime kadar. Acısını hissetmiyorum ama artık. Deniz kenarında bir bankta, gözünde güneş gözlüğü takıp denizi izleyen, altmışlarında bir adamın yanında kendime yer bulup oturuyorum. Elimde bana yük olan gülleri, bankın yanındaki çöpe atıyorum hiç düşünmeden. Sessizce Üsküdar vapurunu beklerken, adamın elindeki baston dikkatimi çekiyor ve gözlüğün sebebini anlıyorum. Montumu çıkartırken gömleğime yapışan kanı fark edip, ''Siktir ya, yine mi?'' diyorum fütursuzca. Adam irkilip, bana çeviriyor bedenini; ''Ne oldu? Vapurunuzu mu kaçırdınız?''
Taramış olduğu kır saçıyla, lacivert takım elbisesi ve sesinin tonuyla, özenle seçtiği kelimeler sayesinde tam bir İstanbul Beyefendisi olduğu anlaşılıyor her halinden. Önce umursamaz bir şekilde suratına bakıp ve ''Hayır ihtiyar, daha seferler başlamadı sanırım. Üstelik yetişmem gereken bir yerde yok zaten.''
Ufak bir tebessümle yüzünü tekrar denize dönüyor. Suratındaki kırışıklıklar hayattan aldığı onlarca dersin hikayesi gibi geliyor bana. Öğrenecek çok şey var bu ihtiyardan. Sesimden genç olduğunu anlamış olmalı ki bana şöyle sesleniyor; ''İlk vapurlar uzaklaştı limandan Genç Adam. İlk seferleri kaçırmışsın. Nitekim, herkesin yetişmesi gereken bir yer vardır. Hepimizin tek bir bileti var nihayetinde. Sadece, miadın dolana kadar istediğin vagonda dinlenebilirsin Genç Adam. Vaktin vardır belki de bir bankta oturmak için, belki de bir çay içmek için.''
Gözlerimi bile kırpmadan sabit bakışlarla ihtiyarı süzüyorum. Bastonunu banka yaslayıp paltosundan cüzdanını çıkartıyor. Bana 100 lira uzatıp ileriki büfeden iki çay almamı istiyor. Önce parayı reddedip, alacağımı söylüyorum ama ısrarla uzatıyor. Büfeye gidip, iki çay alıp dönüyorum. Yanına oturup para üstü diye verdiği parayı ona geri uzatıyorum. Parayı paltosunun cebine koyarken tebessüm ediyor. Elinde tuttuğu poşetten bir simit çıkarıyor ve ikiye bölüp yarısını bana veriyor. Sonra, her zaman sıkılarak dinlediğiniz yaşlı öğütleri başlıyor. Birkaç bilindik nasihat ardından gözlerine ne olduğunu soruyorum hadsizce. Cevabı yüreğimi dağlıyor; "Yirmili yaşlarda, ömrümün en güzel zamanlarındaydım. Evliydim ama henüz bir çocuğum yoktu. Akranlarımın aksine biz severek evlenmiştik. Dillere destan bir hayatımız vardı. Kaynak ustasıydım ben. Senelerin şirketinde, ehil biri sayılırdım yaşıma rağmen. Bi gün bi kazada iki gözümü kaybettim. Ama içime dokunan bu değildi. Sadece gözlerimi değil, Mukaddes Hanım'ı kaybettim. Dostlarımı, geleceğimi kaybettim ben sadece 1 dakika içinde."
Sözlerini bitirdiğinde aramıza muazzam bir sessizlik girdi. Benim gözlerim onu, onun gözleriyse sanki denizi seyrediyordu. İçimde Mukaddes'i düşünüp dururken kim olduğunu sormadan edemedim. Önce bi iç çekti. Sanki kendisiyle bile konuşmadığı bi savaşı bana kısaca şöyle özetledi; "Mukaddes Hanım, benim her şeyimdi. Onun gözleri maviydi, bazen kahve, ela, hatta yeşildi. Biz seni seviyoruz diyemezdik birbirimize. Ama gözler belli ederdi. Ben âma olduktan sonra, göremez oldum Mukaddesim'in gözlerini. Seni seviyorum diyemiyordu bana. Yalan söylediğinde hissedemiyordum artık. Biraz zaman geçtikten sonra O gitti. Haksızda değildi, zira onunda ömrünün baharıydı. Benimle birlikte kör olmak istemedi herhalde, dayanmadı belki de. Mukaddes Hanım aslında hep haklıydı. Öyle ya Genç Adam, benim gördüğüm zifiri bir karanlık var. Gözler mühim değil de,, saçlarımın beyazladığını göremedim hiç. İstanbul'u tanımıyorum artık. Hatta tanıdığım bi şu martı ve dalga sesleri kaldı. Hiç değişmedi onlar. Bir de Mukaddes'im. Kuşların uçabildiğini, güneşin doğumunu, ayın parıltısını görebiliyorsan umudun kesilmesin hiç. Çünkü devam ediyor bi şekilde hayat. Gözler önemli değil. Önemli olan Yüreğinle görebildiğindir."
Sözleri beynimde yankılanıyordu. Ama iç çekişlerinin sebebi bu değildi. Canını yakan, güneşin doğumunu görememesi değildi. İçimde tutamadığım merakımla bir kez daha soruyorum; "Evlenmediniz mi hiç Mukaddes Hanımdan sonra?"
Bana attığı gülüş öylesine masum ki, Mukaddes Hanım'ın isminin bir cümlede geçiyor oluşu bile onu heyecanlandırıyor gibi. İhtiyar bir hışımla paltosunun cebinden tütünü çıkartıyor, sigarasını yakarken de hiç zorlanmıyor, gözleri görüyor sanki. Bi duman aldıktan sonra sözlerine devam etti; "Evliyim, evlenmez olur muyum bu halde? İki de oğlum var. Pek hayırsızlar ama canımdan canlar onlar. Ama bir insan, bir aşkla karşılaşır Genç Adam. Ben Mukaddes Hanım'la, içmeden sarhoş oldum aşk şarabında. Şu ikimizin de gördüğü vapurlar var ya, onlar şahittir bizim aşkımıza. Onun ayak bastığı yer benim memleketimdi, çayır çimen olurdu her yer. Kokusu güldendi. Hiç vazgeçmedim ondan. Ben hâla Mukaddes Hanım'la evliyim hatta. Çocuklarımın isimlerini O koydu. Odamızın rengini o seçti. Ben hâla Mukaddes Hanım'la yaşıyorum."
Sözlerini bitirdikten sonra içimi biraz hüzün, biraz da öfke sardı. Terk edip gitmiş birini nasıl olur da sevebilir? Şu anda evlendiği kişi için çok acımasızca değil mi bu? İnsanın kalbinde sadece bir kişilik yer olduğunu biliyorum. Hatta aşkın hiç aramadığın zamanlarda karşına çıktığını da. Her zaman aşk sanıp, aslında hep yanlış melodide dans ettiğimi acı bir şekilde öğrendim. Bazı insanlar onlara verdiğimiz sevgi ve değeri anlayacak olgunluğa ve zekaya sahip değiller. Aldatmalar, seviyorum yalanları, ilgi bağımlılıkları hep bu yüzden. Layık oldukları yere gitme çabaları hep bu yüzdendi. Ama bu başkaydı. Seven'e gitmek yakışmazdı. Bir insan, bir insanın sevgisini nasıl heba edip gidebilirdi? Biri size şiir okurken, nasıl olurda başka birine şiir yazılabilirdi? Mukaddes Hanım, hayatının hatasını yapmıştı belli ki. Kalbinde hâla tacını taşıyan birini bırakıp gitmişti.
Saat 7:50'ye varmak üzereydi. Gün doğuyor ama Ay hâla batmamıştı. Hava serin, sohbetimizde bi hayli sıcaktı. İhtiyar toparlanıp ayağa kalktığında içimi kemiren "Mukaddes Hanım'a ne oldu, neden bıraktı seni, neden vazgeçtin?" sorusunu sordum. Bastonunu eline aldı, sanki yüzümü görür gibi suratıma bakarak; "Yahya Kemal'in bir şiiri var Genç Adam;
''Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.''
Gözlerim görebilseydi çabucak anlardım Mukaddes Hanım'ın iyi olmadığını. Zamanla hissettim kanserle savaştığını, beni üzmemek için kendi halletmeye çalışmış. Çok güçlü bir kadındı Mukaddes Hanım. Bir kez olsun bana of çekmedi, sitem etmedi gözlerime. Hep iyiyim diye yalanlar söylemişti. Yenemedi kanseri, gitti. Dönmesi de pek mümkün değil geri. Beni burada bi başıma bıraktı ama O'da çok sevdi. Belki de, ben yük oldum omuzlarına onun. Öğreniriz yakında. Ben, bu trenin son vagonlarındayım. Gittiğimde, gözlerine bakıp soracağım O'na" dedi titreyen sesiyle. İçimde oluşan boşluğa bi isim koyamadım o an. Acısını en derinimde hissettim. Bahsettiği şiir (Sessiz Gemi), insanların düşündüğünün aksine, ölümü anlatıyordu. İhtiyar, 'Öldü' bile diyemiyordu Mukaddes Hanım için, 'Gitti' diyordu sadece. Çok güzel sevmişti belli ki. Geleceğinden, çok ufak bir ümidi var gibiydi hâla. Böylesine büyük aşklar hep yarım kalmıştı oysa. Leyla'yla Mecnun mesela, Ahmet Arif, Ferhat'la Şirin. Mutlu biten büyük aşk hikayesi hiç yoktu aklımda. Ama yüce aşklar hep anılırdı. Umarım bir gün bende böylesine kutsal bir sevdanın şarabından yudumlarım.
Tedavisi kendisinden önce öldüren iki şeyden biri Kanser, diğeriyse Aşkmış. Bu ihtiyar, âma gözleriyle ikisini de görmüş. Kafamda kurduğum bu onca saçma düşünce, bi depremle yok olmuşçasına afallarken ben, ihtiyar elini paltosunun cebine atıp, bana verdiği yüz lirayı çıkarttı. Parayı uzatırken şöyle söyledi;
"Velhâsıl kelam, bu ihtiyarın gitmesi gereken bir ev var. Seninse beklediğin bir vapur. Belki de beklediğini sandığın bu vapura yetişemezsin ama diğeri muhakkak gelir Genç Adam. Yetişmen gereken bir yer her zaman vardır, biri için en azından. Hiç vazgeçme mutlu olmaktan. Beklemeyi, savaşmayı, sevmeyi daima sürdür Genç Adam. Olmazsa eğer, sürdürmeyi sürdür. Zira zaman, yaşayanlar için değil, yaşamayanlar için uzundur. Hâ, yalan da söyleme hiç. Gözler hep bahane. Verdiğim bu parayı al, bi çay daha iç, ya da bi gül al sevdiğine. Güneş doğuyor ve sen görüyorsun, sağlıcakla kal"
Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...