Hayatın mutlak doğrusu yoktur Pinokyo. Asıl doğruyu gösteren pusula hepsinin yüreğinde bir yerlerdedir. Onu bulabilmek, doğru haritada gezmek bir hayli zordur. Aslında bilirsin ama ''Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez''. Mesela bi babanın tek oğlunun, gelininin, 9 aylıkken gülücükler saçan ve henüz daha doğmamış torununun üzerine toprak atması sence de yanlış değil mi? Aynı anda dört ölü, üç mezar olması çok tuhaf değil mi ? Bu yaşananların yalan olması gerekmez miydi? Sonuçta hepimiz doğumu görüyoruz. Ama inanmıyoruz ve reddediyoruz ölümü. Çocukların ölmemesi gerektiğini, küçücük tabutların var olmaması gerektiğini hepimiz biliyoruz. Peki neden bizler pembe yalanların içinde yaşıyoruz? Üstelik hiçbirimizin burnu uzamıyor Pinokyo. Demek istediğim şu, doğuma inananlar ne için ölümü görmezden gelirler Pinokyo ?
Vaktin varsa otursana, iki kadehlik viskimden doldurayım sana. Bir masal anlatayım, bi müzik açayım, iki gözyaşı dökelim birlikte. Sonra, bu güzel baharda, solmaya yüz tutmuş gül bahçem niyeymiş anlayacaksın...
Ansızın bir sabah telefonumdaki 27 cevapsız aramayla uyandım. Anlamıştım bir şeyler olmuştu. Korkarak yeniden ısrarla çalan telefonumu yataktan kalkıp, koridora gidip açtım. Arayan Songül teyzemdi. Sesindeki acıyla birlikte bana etrafımda kimse olup olmadığını sordu. Birden ürktüm. Hem çok kalabalık hem de bi o kadar yalnız hissediyordum. O an yüreğime bir köz parçası oturdu. Hala içimde ve cayır cayır yanıyor. Dedi ki: "Oğulcanlar bir trafik kazası geçirdi." Olabilir diye düşündüm. Çünkü bizim haylaz dördüncü kardeşimiz her seferinde bir kaza yapar ve o hastaneden çıkardı. Alışmıştım onun bize yaşattıklarına. Daha bir kaç hafta önce beni ve ailemi yakmakla tehdit eden Oğulcan bi şekilde iyileşir demiştim içimden. Arkasından sordum: "Bir şeyi var mıymış?" Teyzemin verdiği cevap öyle oturdu ki yüreğime, hâla affedemiyorum onu. "Oğulcan Öldü." Şok geçirmiştim, inanmak istemiyordum. Sözlerine şöyle devam etti: "İnci de onunla birlikte öldü." O an sırtımı yasladığım kapının pervazına devrildim. Birkaç dakika ağlayışlarını dinledim ve düşündüm nasıl iyileşip geri dönecekler diye. Telefonu hıçkırarak ağlayan Songül teyzemden alan Sibel teyzem benimle konuşmaya başladı. İyi olduğumu kontrol ediyor ve bana olanları anlatmaya çalışıyordu. Ardından sordum. "Ama İnci hamileydi. Ya çocuk, o yaşıyor mu?. "Öldü." dedi. Gözümden akan yaşları ve sesimin kısılışını belli etmeden daha henüz yürümeyi çözmemiş, masum bir melek olan 9 aylık yeğenim Eymeni sordum. "O da öldü. Dün gece Oğulcanlar bir trafik kazası geçirdi. Yoldan geçen köpeğe çarpmamak için, manevra yapmış. Ancak aracın kontrolünü kaybetmiş ve takla atarak karşı şeride fırlamış. Karşıdan hızla gelen araç bulundukları araca çarpmış ve zincirleme bir trafik kazası yaşanmış. Oğulcan olay yerinde hayatını kaybetti. İnci ve karnındaki bebeği hastaneye yetişemediler. Eymenin boynu kırılmıştı, biraz dayandı ama onu da kaybettik." dedi duygusuz bir şekilde. Telefon elimden kayıp düştü. Birkaç dakika bunun hayal olup olmadığını sorguladım. Gerçek olamayacak kadar zor bir yüktü bu benim için. Telefonu kapatıp odama geri döndüm. Gardropuma yaslanıp biraz durdum. Omzuma tonlarca yük konulmuştu sanki. Eşyalarımı hazırlayacak ve Sakarya ya dönecektim. Yere çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Hayatımda hiçbir zaman böyle güçsüz hissetmemiştim. Yüreğimdeki bütün hayaller yıkılmıştı. İlk defa hiçbir şey düşünemiyor, sadece ağlamaktan kızaran gözlerimi siliyordum. Mahşerin ortasına düşmüş, bunları hak etmeyen günahsız biri gibi hissediyordum. Eve dönmeye çalışırken dolmuşta önümde oturan kadının kucağındaki çocuk bana Eymenin gülüşleriyle tebessüm ettiğini gördüm. Sanki ben ölmedim bak buradayım diyordu. Ağlamaya başladım. Otogara geldiğimde toz tutmuş bir tabelanın üzerine Nolur Ölme yazdığımı hatırlıyorum. Sonrası sarhoş bir herifin içtiği son demler gibi aklımda kalmadı. Acı, alkolden daha büyük bir uyuşturucudur Pinokyo. Omzumda küçücük bir tabut taşıdım ben. Bıraksalar, içindekini kollarıma alıp koşabilirdim. Çünkü izin vermediler bir kez olsun sarılayım. Kucağıma alıp, gülüşünden öpmeme izin vermediler Pinokyo.
O günden beri kendime gelemedim. Nasılsın sorusuna iyiyim diye cevap veremedim. Eskiden benimde göğsümde bir cırcır böceği vardı Pinokyo. Bana doğru yolu göstermeye çalışırdı, pusulayı benim için okurdu, haritayı tutar yol gösterirdi. Şimdi dönüyorum ve kendime bakıyorum. Etten ve kemikten bir bedenim varken, yüreğim ne diye böylesine işe yaramaz oldu Pinokyo. Hayatım kolaylaşsın diye söylediğim onca toz pembe yalanlara rağmen yemin ederim ne burnum uzuyor, ne de yüreğimdeki acılar diniyor. Hâla tek yattığım o yatakta geceleri korkuyorum. Titriyorum hatta korkudan. Söylediğim onca palavralar, bile bile yaptığım yanlışlar, insanlar kurcalamasın diye uydurduğum Rapunzel hikayeleri... Hiçbiri için pişman değilim, hiçbirinin sonu gelmiyor Pinokyo. Neyse cezası çekmeye hazırım ben. Ölümün varlığına inanıyorum, buna alıştım. Ama canımı yakan bir nokta var. Ben ahşaptan yaratılmadım.
Bak bunlar benim ayak izlerim Pinokyo. Ama ne kurduğum hayaller bundan ibaretti ne de göğsümdeki cırcır böceğini kaybetmek benim suçumdu. Bu yaşananların hiçbirine hazırlıklı değildim ben. Elimden kimsenin tutmasını beklemedim bu uçurum eşiğinde dikilirken. Sadece rüzgar böylesine sert vurmasın vücuduma istedim. Hepsinin yorgunluğunu taşıyabilmek, hepsini omuzlamak öyle zor geliyordu ki. İyileşemiyorum şimdi. Toparlanıp kendime gelemiyorum. Darmadağın olmuş hayatımı bir türlü toplayamıyorum. Boşluğa bakıp, yaşanmayan hayaller için gülmek bana reva değildi Pinokyo. Tüm bunları yaşarken, kimsenin bilmediği içimdeki savaştan galip gelmek gibi bir gayem yoktu artık benim. Sadece esmesin bu yel istedim. Yere her düştüğümde, dizimde oluşan yaralara engel olamadım. En zoru da ne biliyor musun. İyileşmiyor. Tam ayağa kalkıp yürümeye başlıyorum derken gözümün önünde beliriveren anılar unutulmuyor. Bazen delirmiş olmanın bir lütuf olduğunu düşünüyorum Pinokyo. Direniyorum ama eziliyorum bunun altında. Cebimde biriktirdiğim son umut tanelerini Gece çaldı benden bak. Yara bere içinde olan bu bedenime hiç acımadı. Dinlemedi zaten hiç beni. Duymakla yetindi. O da yalandan ibaretmiş. Sende beni sorguya çekme artık. Hiçbirini yaşamayı ben istemedim. Böyle bir hayatı ben düşlemedim. Şimdi tek başıma gitmeye korktuğum hastanelere yalnız gidiyorum haftalardır. Olmaktan korktuğum yalnız adam oldum ben. Yetmişüç yaşında nefes alan bir ölüyüm, korkusuz, vicdansız, duygusuz biriyim artık... Onların ne dediği umrumda değil, derdimden anlamadıkları, kabuslarımı görmedikleri çok açık. Ben artık aynalara bakmıyorum, kaderimden kaçıyorum. Her şeyi söyleyemiyorum sana ama beni anlarsın sen Pinokyo. Yalanların kralı Pinokyo, anlarsın sen yüreğimden. İyileşmiyor hiçbir şeye ama alışılıyor her şeye, her yere.
Yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada, Pinokyo olmayı ben seçmedim. Ve ölümün bana böylesine göz kırptığı bu günlerde onu yok saymayacağım. Yalanlara inanmayacağım ama sırf sorularına soru katmasınlar diye onlara yalan söyleyeceğim. Bu haritanın gösterdiği yolu ezberledim ben. Her seferinde uçurumun eşiğine çıkıyor bak yemin ederim. Cırcır böceğine artık ihtiyacım yok. Yolumda yollar var bitmiyor ve öyle yorgunum ki ben. Yaralı dizlerimde derman, gözlerimde ağlayacak yaş yok. Savaşlarımın, kavgalarımın hiçbir anlamı yok, sonu yok. Şimdi kulağımı kapatıp, tek gerçeği yineliyorum. Korkarsın sen biliyorum Pinokyo. Duyman gerekiyor. Ölüm var, sana da sıra gelecek, bana da geldi. Ama ürkme, Vedalar daha ağır ölümden....

Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...