Kollarınla sar beni, hâla Üşüyorum.
Bir odaya kilitledim kendimi. Dört köşesinde mumlar yanıyor ama zifiri karanlık burası. Kısık sesle bir şarkı çalıyor, sanki bana bir şeyler fısıldıyor ama duymakta zorlanıyorum. Ensemde ölümün nefesini hissedebiliyorum. Hiç bu kadar yakın olmamıştık. Öylesine korkuyorum ki, boğazım düğümleniyor, nefessiz kalıyorum dumanların arasında. Dışarısı Kuzey Kutbu, içerisi Sahra Çölünde yangın yeri adeta. Üşüyorum ama çokta sıcak bu oda. Sanki kollarım, göğüs kafesim yanıyor ve ben bir mum gibi eriyorum ömrümün ortasında. Yalnız da değilim oysa, ama ne bir dal sigara alabildim yanıma, ne bir kadeh rakı, ne de rakıma dost getirebildim. Burda olduğumu, bilhassa kanım bilsin istemedim. Belki üzülür de gözlerinden yaş süzülür diye gizledim kaldığım odayı onlardan. Kim bilir belki utancımdan, belki de aptal günahlarımdan...
Saçlarımı kestim yine bir kış mevsiminde, bir de is kokan sakallarımı. Yakınımda duran O korkuluğu kovdum. Kovdum O'nu yanımdan, belli ki hiç olmamış yakınımda. Yaralarımı gizledim daha fazla acımasınlar bana diye. Bi pansumana sardım bedenimin her yerini ama alnımın ortasındaki lekeyi kapatamadım. Her gün, her gece uykularımdan uyandım. Uyandım ve yeniden yandım. Alevlerin ortasında kaldım. Yanarken sürünen insanları gördüm, kulağımda çınlayan çığlık seslerini duydum, sabun gibi eriyen tenimi izledim. Ve yeniden yüzdüm derimi, kan akıttım iyileşsin diye her defasında. Karanlık bi odada, kendimle bile konuşamadığım sessiz kaldığım zamanlar, hepsi aklımda, hepsi hatıramda. Sabahın beşinde, vücudumu delik deşik eden, kanımı emen mavi önlüklü sineklerle uyandım. Bana iyi geleceklerini söylerken, beni çırılçıplak soyup acıyan her yerimi deştiler. Ellerinde neşterlerle derimi kazıdılar, canımı yakıp ağzımı kapattılar. Sonra, bu dayanamadığım acı için bir Merhem diledim Tanrıdan. Gönderdi hemen penceremin önüne. O geldiğinde, en sevdiği oyuncağıyla buluşmuş bir çocuk gibi hissederdim hep. Her gece uğrardı. Alnıma ufak bi öpücük kondurur, yasakta olsa bi sigara yakardı. Saçlarımı tarar, suyumu içirir, yemeğimi yedirirdi. Hikayeler anlatır, kahkahalar atardı korkmayayım diye. Kafamın içindeki en kötü düşüncelerin nakliyecisiydi sesinin her tonu. Ancak, kesildi sesi eşi geldiği günden beri, kafesine girdi herhalde. Olsun. Varlığı da, yokluğu da bir mucize...
Bugün yirmibirinci gün. Öyle özledim ki gökyüzünü. Nefesimi kesen bu dört duvardan kurtulacağım artık. Dışarı çıkacağım ama her yerde kararmış bulutlar var. Üzerimde de beyaz gömleğim, yaralarımı gizliyor. Yağmur yağıyor bardaktan boşalırcasına. Islanan saçlarım gözümün önüne gelmiyor artık. Sahiden kim kesmişti saçlarımı? Ben mi kısalttım yoksa bi odanın tuvaletinde? Ya kirpiklerim, onlara ne oldu da yağmur damlası birikip gözümü buğulandırmaz artık. Gözümden akan yaşlar niye alev gibi sıcak? Sırtımda, gömleğimi kirleten bu kan lekesi nedir? Kollarımdaki bu yanık izleri? Böyle mi gizleyecektim kusurları? Döndüm baktım kaldığım odanın penceresine, belki merhem uğrar diye. Anladım ki burası bir hastaneymiş, bende içindeki kurban. Bu adım attığım kentteyse herkes yabancı. Benim mesken tuttuğum yerler değil buralar.
Bi banka oturup, paketimdeki son sigarayı dudaklarımın arasına aldım. İnsan, bi kibriti yakmaktan neden korkardı? Oysa sigara Begonvil kokuyordu, Bodrum kokuyordu. Sağ kolumu kullanamıyordum ama canım da acımıyordu. Ancak ateşi yakamayışımın sebebi bu değildi... Biraz zaman geçtikten sonra İzmir'in hiç bilmediğim sokaklarında, 57 kiloya düşmüş cılız bedenimle henüz gelememişken zihnim bile yerine, bir tramvayda ellerimde iki ufak çantayla savrulurken buluyorum kendimi. Yanıma gelmeye kiminin vakti yoktu, kimininse yüreği. Yine büyüttüler beni. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, burası beni kabul eden doğru evren değildi. Yine kursağımda kalmıştı yaşama hevesi. Çünkü ensemde hissediyorum hâla nefesini, ellerimde kaldı izleri...
Su çıkmayan bir kuyuda, lâl olmuş bir çocuğun acı geçmişinin gözler önüne serilip durmasının verdiği elemi nasıl açıklayabilirim size?


Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...