Yanan bir evde büyüdüğüm için, dünyayı alevler içinde sanmıştım. İnsanların her seferinde öfkeli suratları, küfürlü sözleri, kavgaya meyilleri ve kalp kırıp gidişleri bu yüzdendir diye düşünmüştüm. Onlar gibi olmamayı düşlemiştim hep. Her kalp kırılışında çıktım gittim. Biri önümde vazo kırdığında mesela, susup izledim. Hakaret edip, yalanlar söylediklerinde dinledim. Öfkeyi nasıl kullandıklarını seyrettim. Sevginin her şeyi düzeltebileceğini inandım. Ancak anlıyorum ki, herkesin evinde yangın yokmuş. Herkese elinde bir kova suyla koşulmazmış. Herkes, mazisinde yaşadığı acılardan dolayı evlerini yakmazmış. İnsanlar bu kadarmış.
Hayatıma giren her insanı, bir kitap olarak gördüm. Her birinden bir şey öğrendim. Kimileri okumaya değer cinstendi, kimileri ise tozlu raflarda kalmayı hak etmiş, içi boş kitaplardı. Ancak birini tanımak için zamana ihtiyacım vardı. Onlarınsa yargıları ve öfkeleri yeterliydi. Dinlemek yerine infaz etmeyi severlerdi. Bu yüzden ne zaman canım sıkılsa, kendimi kötü hissetsem elime bir kadeh aldım, bi müziğe sarıldım. Ufak çocuklara koşup derdimi anlattım, bir ormanda kitap okudum, şiirler ezberledim. Onlar için bazen günahkar oldum, sarhoş oldum, aşık, duygusuz, dengesiz, serseri biri oldum. Olsun, önemli değil.
Kendimi bildiğimden beri başkaları gibi olamadım. Üzerime yapıştırdıkları etiketler hep, asıl beni tanıyamadıklarındandı. Ya da olmalarını istediğim kişi olamayışımdandı nefretleri. Halbuki bende onlar kadar gerçekken, duygularımı, hayallerimi, zaaflarımı bir köşeye bıraktığımda bile onlar gibi öfke kusup, sesimi yükseltmemiştim hiç. Öfkem için sevgiyi, kederim için sevinci aradım durdum hep. Mesela yere düşüp dizim kanadığında, bana kanımı nasıl durduracağımı öğreten şifacılara minnet ettim sadece, öğütlerini dinledim. Beni iten kendileri değilmiş gibi davrandım. Hastanede yattığımda, sırf acıdığı için yanıma koşanlara git demedim. Ufacık bir çakmakla kendini ve patronumu öldürüp, bizi yakan adama hiç kötü söz etmedim, hakkım bile helaldir hatta. Üzmekten deli gibi korktuğum kardeşimin yalnız bırakışını unuttum. Yanımda yatarken, beni aldattığını bildiğim birini, bir zamanlar yüreğimde taht kurmuş kişiyi hiç kırmadım. O hâla, bir yerden bulduğumu sanıp ona verdiğim kolyeyi takarken, beni sevdiği adamla zorla tanıştırmasına hiç öfkelenmedim. Aldığı bilekliği değiştirmedim, yangından çıktıktan sonra bile doktorların kırdığı bilekliğimin parçasını aradım. Dokunmuş ama sarılmamış oluşuna, verdiğim savaşı görmezden gelişine hiç sitem etmedim. Yanmış ellerimi bir şov gösterisi haline getirenlere kızmadım. Kendime bile iyi gelemezken, bencillik edip bana hayatlarında bir doktor, bir öğretmen rolü veren insanlarla kavga edip kalplerini kırmadım. Sadece uzaklaştım.
Uzaklaşmanın bu denli kasvetli ve zor olduğunu anlamam, yüreğimi yıpratan, eriyen bedenimi yaşlandıran, saçlarımın dökülmesine sebep olanın bir hastalık değil de, kendim olduğunu görmem zaman aldı. Ben fark etmeden, sırf çevremdekiler mutsuz olmasın diye, yüreğimde taarruza hazır olan bir orduya karşı çıkıyormuşum. Anlaşılmak için debelenirken, sessizce oturduğum yerden kendi acımı unutmuşum. Tâ ki hüznüm, öfkeye dönüşüp beni büyütene kadar.
İnsanlar hüznü ya da kırgınlığı göremeyebilirler, görmek istemeyebilirler. Deli gibi taptıklarınız, görmezden gelirler sahte gülümsemenizi. Hayatınızı mahvederler, rahatları bozulmaz, yüzlerindeki fondöten akmaz. Suratınıza taktığınız sikik gülüş maskesi, öfkeye dönüşene kadar tanınan insan olursunuz. Sonra herkese fazla gelirsiniz. Kendi menfaatlerinin aleyhine yön aldığınızda orospu çocuğu olursunuz. İlmek ilmek örerler darağacınızı. Bağırıp, küfürler savurduğunuzda 'Sakin ol' demek yerine, 'Siktir git ulan hayatımdan!' dediğiniz yerde ağır gelirsiniz, diliniz varırda söyleyebilirseniz ne âla. ''Sen hiç anlamasan da ben seni seviyorum'', ''Ne yaparsan yap, içimde sana olan sevgiyi bitiremezsin'', ''Seni, ilk tanıştığımız günden beri hep başka sevdim'' safsataları başlar. İçinizde umutlarla inşa ettiğiniz ütopyanın amına koyduklarında, sessiz kalmak yerine haykırdığınızı görürseler kötü adam olursunuz. Hem sevip hem nefret ederken döktüğünüz gözyaşlarınızı bir çuvala koyup, önlerine seremediğinizden bir anda kurban ve katil rol değiştirir. ''Benim de duygularım var, ben de burdayım!'' dediğinizde cesaretinizden korkanlar olur. Bir anda düşman olursunuz tanıdığınızı sandığınızla. Onlar öyledir, ama siz ben böyleyim dediğinizde fırtınalar kopar. Çünkü öfkeyle öfke konuşamaz. Bir kurban gerekir her zaman, doyurmak için öfkeyi. Oysa, içimizdeki masum duyguların, sevginin, sevgisizliğin, umudun, gururun bile çatlayıp dile gelmesidir öfke. Ama emek ister duyguların değişimi. Sizi yok saydıklarında, kılıcınızı kınından çıkartmanıza kalmadan irkilir ve şaşırırlar. Bu yüzden kalbiniz kırıldığında her zaman susmayın, yeri geldiğinde kan kusturun hatta. Dur diyin belki bir polise, bi imamla kavga edin, bi düğünde hiç tanımadığınız beş kişiyle yumruklaşın, camı açın ve bağırın: ''Sikiyim herkesi!'' diye. Gösterin öfkenizi. Bazen sessizce oturarak gösterin, bazen de kırıp dökerek. Gösterin, çünkü hayatınızda kurban rolüne yapışmış karakterler asla suçlu olmazlar, özür dilemezler, mahkum olmazlar. Her zaman müşteki olurlar. Bu yüzden hislerinizi, öfkenizi, sevginizi halının altına süpürmeyi bırakın. Yüreğinizdeki ordunun her neferi, ''Ben de Burdayım!'' diyebilmek için can versin hatta. Birilerinin kalbi kırılmasın diye hayallerinizden, düşlerinizden, zaaflarınızdan vazgeçmeyin, bu acı paradokstan çıkın. Yarın muhakkak bugünden daha güzel olacaktır.
Ve inanın ki, sevgi kadar öfke de gerçek. Duygularınızı bir hiç uğruna yok etmeyin. Tüm otoritelere muhalif olun. Çiçeğe nefret, böceğe sevgi besleyin mesela. İkili ilişkide monarşiyi reddedin. Sevginizi test edip, sevgi dilendirenlerin oyuncağını elinden alın. Çıldırın, dağları delmeyin, patlatın. Toplumun boynunuza taktığı tasmayı çıkartın. Çıkartın çünkü hayat romantizm filmi değildir, bi şiirdir. Verdiğin anlam kadardır. Elma sizi sevmese de olur mesela. Dile gelip siktir çekse bile sevebilirsiniz hatta ama kurtlandığında başka. Sonuçta, Tahirle Zühre Meselesi de bir öfkeyle son bulmadı mı?
Size, sadece sevmenin yetmediği yerden yazıyorum;

Tanıdığına pişman olmayıp keşke onu üzmeseydim dediğin biri var mı sanırım var gibi gözüküyor? Googledan geldim başarılı yayınlar….
YanıtlaSilÖfke, yeterince yormuyor mu zaten ruhumuzu? Sevmek nasıl olur da yetersiz kalabilir.
YanıtlaSilYazıyı okurken kendi içimde bir yolculuğa çıktım. Özlem, öfke ve sevgi arasındaki bu ince çizgiyi senin kelimelerinle hissetmek çok etkileyiciydi. ‘Kuru gülün kokusunu bana sor’ cümlesi hâlâ aklımda dönüyor...
YanıtlaSil