Ana içeriğe atla

SESSİZ BİR REDDEDİŞ/ÖFKE

''Dile kolay seni unuttum demek.
Dile kolay gelir, yüreğime zor.
Kolay ama gülü kuruttum demek,
Kuru gülün kokusunu bana sor.

Gönül defterinde saklasam olmaz.
Dönüp dönüp her gün bakmasam olmaz,
Yüreğim elvermez, koklasam olmaz.
Kuru gülün kokusunu bana sor.''

    Sağ arka cebimde biriktirdiğim umut tanelerini kontrol etmek isterken, cebimin delindiğini fark ediyorum. Yine elimi yüzüme bulaştırıyorum. Gecenin üçünde ormanlık bir yolda, arabanın farlarını kapatıp hızla yol alıyorum. Camları indirip, buz gibi havada cayır cayır yanıyorum. Zifiri karanlıkta önümü görmeden ilerleyip, cesaretin ve korkunun tadını dibine kadar alıyorum. Hiçbir şeyin yolunda gitmeyişine, her şeyin mahvolup düzelmeyişine bir kadeh daha. Bir viski şişesi daha kırıyorum. Bu kez ruhani acıyı fiziksele dönüştüremiyorum. Biraz kafa dağıtmalıyım bu gece. Sevdiklerime öfke kusarken, yalnız kaldığımda melankolik şarkılarla kahkahalar atıp, dans ediyorum. Delirmedim henüz, olmak istemediğim yerdeyim sadece. Bana acı veren ne varsa, terk edemediğim için kendimi Stockdale Paradoksu'nda buluyorum yine. Bir kalem, bir de defter alıyorum. 

SESSİZ BİR REDDEDİŞ

    Yanan bir evde büyüdüğüm için, dünyayı alevler içinde sanmıştım. İnsanların her seferinde öfkeli suratları, küfürlü sözleri, kavgaya meyilleri ve kalp kırıp gidişleri bu yüzdendir diye düşünmüştüm. Onlar gibi olmamayı düşlemiştim hep. Her kalp kırılışında çıktım gittim. Biri önümde vazo kırdığında mesela, susup izledim. Hakaret edip, yalanlar söylediklerinde dinledim. Öfkeyi nasıl kullandıklarını seyrettim. Sevginin her şeyi düzeltebileceğini inandım. Ancak anlıyorum ki, herkesin evinde yangın yokmuş. Herkese elinde bir kova suyla koşulmazmış. Herkes, mazisinde yaşadığı acılardan dolayı evlerini yakmazmış. İnsanlar bu kadarmış.

    Hayatıma giren her insanı, bir kitap olarak gördüm. Her birinden bir şey öğrendim. Kimileri okumaya değer cinstendi, kimileri ise tozlu raflarda kalmayı hak etmiş, içi boş kitaplardı. Ancak birini tanımak için zamana ihtiyacım vardı. Onlarınsa yargıları ve öfkeleri yeterliydi. Dinlemek yerine infaz etmeyi severlerdi. Bu yüzden ne zaman canım sıkılsa, kendimi kötü hissetsem elime bir kadeh aldım, bi müziğe sarıldım. Ufak çocuklara koşup derdimi anlattım, bir ormanda kitap okudum, şiirler ezberledim. Onlar için bazen günahkar oldum, sarhoş oldum, aşık, duygusuz, dengesiz, serseri biri oldum. Olsun, önemli değil.

    Kendimi bildiğimden beri başkaları gibi olamadım. Üzerime yapıştırdıkları etiketler hep, asıl beni tanıyamadıklarındandı. Ya da olmalarını istediğim kişi olamayışımdandı nefretleri. Halbuki bende onlar kadar gerçekken, duygularımı, hayallerimi, zaaflarımı bir köşeye bıraktığımda bile onlar gibi öfke kusup, sesimi yükseltmemiştim hiç. Öfkem için sevgiyi, kederim için sevinci aradım durdum hep. Mesela yere düşüp dizim kanadığında, bana kanımı nasıl durduracağımı öğreten şifacılara minnet ettim sadece, öğütlerini dinledim. Beni iten kendileri değilmiş gibi davrandım. Hastanede yattığımda, sırf acıdığı için yanıma koşanlara git demedim. Ufacık bir çakmakla kendini ve patronumu öldürüp, bizi yakan adama hiç kötü söz etmedim, hakkım bile helaldir hatta. Üzmekten deli gibi korktuğum kardeşimin yalnız bırakışını unuttum. Yanımda yatarken, beni aldattığını bildiğim birini, bir zamanlar yüreğimde taht kurmuş kişiyi hiç kırmadım. O hâla, bir yerden bulduğumu sanıp ona verdiğim kolyeyi takarken, beni sevdiği adamla zorla tanıştırmasına hiç öfkelenmedim.  Aldığı bilekliği değiştirmedim, yangından çıktıktan sonra bile doktorların kırdığı bilekliğimin parçasını aradım. Dokunmuş ama sarılmamış oluşuna, verdiğim savaşı görmezden gelişine hiç sitem etmedim. Yanmış ellerimi bir şov gösterisi haline getirenlere kızmadım. Kendime bile iyi gelemezken, bencillik edip bana hayatlarında bir doktor, bir öğretmen rolü veren insanlarla kavga edip kalplerini kırmadım. Sadece uzaklaştım. 

    Uzaklaşmanın bu denli kasvetli ve zor olduğunu anlamam, yüreğimi yıpratan, eriyen bedenimi yaşlandıran, saçlarımın dökülmesine sebep olanın bir hastalık değil de, kendim olduğunu görmem zaman aldı. Ben fark etmeden, sırf çevremdekiler mutsuz olmasın diye, yüreğimde taarruza hazır olan bir orduya karşı çıkıyormuşum. Anlaşılmak için debelenirken, sessizce oturduğum yerden kendi acımı unutmuşum. Tâ ki hüznüm, öfkeye dönüşüp beni büyütene kadar.

ÖFKE

    İnsanlar hüznü ya da kırgınlığı göremeyebilirler, görmek istemeyebilirler. Deli gibi taptıklarınız, görmezden gelirler sahte gülümsemenizi. Hayatınızı mahvederler, rahatları bozulmaz, yüzlerindeki fondöten akmaz. Suratınıza taktığınız sikik gülüş maskesi, öfkeye dönüşene kadar tanınan insan olursunuz. Sonra herkese fazla gelirsiniz. Kendi menfaatlerinin aleyhine yön aldığınızda orospu çocuğu olursunuz. İlmek ilmek örerler darağacınızı. Bağırıp, küfürler savurduğunuzda  'Sakin ol' demek yerine, 'Siktir git ulan hayatımdan!' dediğiniz yerde ağır gelirsiniz, diliniz varırda söyleyebilirseniz ne âla. ''Sen hiç anlamasan da ben seni seviyorum'', ''Ne yaparsan yap, içimde sana olan sevgiyi bitiremezsin'', ''Seni, ilk tanıştığımız günden beri hep başka sevdim'' safsataları başlar. İçinizde umutlarla inşa ettiğiniz ütopyanın amına koyduklarında, sessiz kalmak yerine haykırdığınızı görürseler kötü adam olursunuz. Hem sevip hem nefret ederken döktüğünüz gözyaşlarınızı bir çuvala koyup, önlerine seremediğinizden bir anda kurban ve katil rol değiştirir. ''Benim de duygularım var, ben de burdayım!'' dediğinizde cesaretinizden korkanlar olur. Bir anda düşman olursunuz tanıdığınızı sandığınızla. Onlar öyledir, ama siz ben böyleyim dediğinizde fırtınalar kopar. Çünkü öfkeyle öfke konuşamaz. Bir kurban gerekir her zaman, doyurmak için öfkeyi. Oysa, içimizdeki masum duyguların, sevginin, sevgisizliğin, umudun, gururun bile çatlayıp dile gelmesidir öfke. Ama emek ister duyguların değişimi. Sizi yok saydıklarında, kılıcınızı kınından çıkartmanıza kalmadan irkilir ve şaşırırlar.  Bu yüzden kalbiniz kırıldığında her zaman susmayın, yeri geldiğinde kan kusturun hatta. Dur diyin belki bir polise, bi imamla kavga edin, bi düğünde hiç tanımadığınız beş kişiyle yumruklaşın, camı açın ve bağırın: ''Sikiyim herkesi!'' diye. Gösterin öfkenizi. Bazen sessizce oturarak gösterin, bazen de kırıp dökerek. Gösterin, çünkü hayatınızda kurban rolüne yapışmış karakterler asla suçlu olmazlar, özür dilemezler, mahkum olmazlar. Her zaman müşteki olurlar. Bu yüzden hislerinizi, öfkenizi, sevginizi halının altına süpürmeyi bırakın. Yüreğinizdeki ordunun her neferi, ''Ben de Burdayım!'' diyebilmek için can versin hatta. Birilerinin kalbi kırılmasın diye hayallerinizden, düşlerinizden, zaaflarınızdan vazgeçmeyin, bu acı paradokstan çıkın. Yarın muhakkak bugünden daha güzel olacaktır.

    Ve inanın ki, sevgi kadar öfke de gerçek. Duygularınızı bir hiç uğruna yok etmeyin. Tüm otoritelere muhalif olun. Çiçeğe nefret, böceğe sevgi besleyin mesela. İkili ilişkide monarşiyi reddedin. Sevginizi test edip, sevgi dilendirenlerin oyuncağını elinden alın. Çıldırın, dağları delmeyin, patlatın. Toplumun boynunuza taktığı tasmayı çıkartın. Çıkartın çünkü hayat romantizm filmi değildir, bi şiirdir. Verdiğin anlam kadardır. Elma sizi sevmese de olur mesela. Dile gelip siktir çekse bile sevebilirsiniz hatta ama kurtlandığında başka. Sonuçta, Tahirle Zühre Meselesi de bir öfkeyle son bulmadı mı? 

Size, sadece sevmenin yetmediği yerden yazıyorum;

''Özlemek değilmiş, 'öfkeymiş' bu.
Denizden kaynağa geri döndü su.
Bence, sevmeyene yoktur kokusu.
Kuru gülün kokusunu bana sor.''

Yorumlar

  1. Tanıdığına pişman olmayıp keşke onu üzmeseydim dediğin biri var mı sanırım var gibi gözüküyor? Googledan geldim başarılı yayınlar….

    YanıtlaSil
  2. Öfke, yeterince yormuyor mu zaten ruhumuzu? Sevmek nasıl olur da yetersiz kalabilir.

    YanıtlaSil
  3. Yazıyı okurken kendi içimde bir yolculuğa çıktım. Özlem, öfke ve sevgi arasındaki bu ince çizgiyi senin kelimelerinle hissetmek çok etkileyiciydi. ‘Kuru gülün kokusunu bana sor’ cümlesi hâlâ aklımda dönüyor...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Aramızda kalsın ama...

Bu blogdaki popüler yayınlar

İHANET

        Bodrumun en işlek sokaklarında kendi halimde yürüyorum. Her zaman uğradığım tekelden bir bira alıp yoluma devam ediyorum. Barlar sokağının denize açılan dar caddelerinde, sahil kenarında, sıcacık kumların üzerinde bir yer bulup oturuyorum. Dalgaların kumsala vuruşunu izliyorum. Elimde içkimi yudumluyorum. Huzurluyum.     Yanıma biri geliyor, Geceden doğmuş belli. Her yanında acı var, gözlerinden okunuyor. Oturuyor sessizce. Kendini anlatmaya başlıyor. Bana acı vereceğini farkındayım ama kabul ediyorum.  Korkuyorum .      Gökteki sayısız yıldız içinden bir tanesini seçip bu bizim diyor. Yavaşça heyecandan terleyen ellerimi tutuyor. Sokakta bulduğu kırık bi gülü bana getiriyor. Gözlerinden uyku akıyor gecenin ama gitmiyor. Benimle kalıyor. Ben denize, Gece bana bakıyor. Anlayamıyorum .     Bir kulübe gidiyoruz. Kulüp tıklım tıklım. Arkadaşlarıyla dans ediyor. Gözlerimi ayıramıyorum Geceden.  Arkadaş...

YOSUN YEŞİLİ

“ Yosun yeşili gözlerin inadına,  Toprakta tohum gibi saklayacağım seni sevdiğimi. Kimseler bilmeyecek. İlk kadehten son kadehe çıktığım yolculukta b enimle olduğunu, Kadehler boşaldıkça gözlerimin dolduğunu, Kimseler görmeyecek. Kış eksi yirmilerde aşkınla yandığımı, Anılar diye diye hep seni andığımı, Kimseler duymayacak. Bir gün, yalnız sen duyacaksın. Sana bile söylenmemiş, senin için saklanmış sevda sözlerini. Bir gün, yalnız sen duyacaksın bir gülün kokusunda sevdamı. Sen göreceksin, Sen bileceksin, Hissedeceksin. Bir gün yolun sonunda, saatler durduğunda. ”      Günün birinde sağ elimin, serçe parmağının dışa bakan kısmında ufak bir leke çıktı. Başta benim için hayli önemsizdi. Umursamadım, geçer diye düşünmüştüm her zamanki gibi. 'Hallederim' diyip henüz halledemediğim düşüncelerimin bulunduğu rafa koydum daha fazla düşünmemek için. Ancak leke zamanla büyümeye başladı. Önce elimi, sonra dirseğimi ve ardından sağ kolumun tamamını kaplamıştı. Sanki anestezi yap...

DESTİNA

"Kuş uçtukça genişliyor gökyüzü" demişti Rilke. Belki hayat da yaşadıkça. Böyle şeyler düşün. Delirme. Kimse duymaz çünkü bu gürültüde. Pelerinli bir gladyatör çizdim önümdeki boş kağıt parçasına, Gülden yapılmış bir de kılıç verdim ona. Harbe çıkıyor, yıkıyor mavi duvarlı evleri. Asıp biçiyor ama kesemiyor kırmızı gülleri. Sürekli öldürüyor birilerini. Resmediyor ölümü sanki. Öldürdükçe, pastel kokuyor evimin içi. Ah şu kurdukları kafasında, Vasiyetim say Destina. Beyazlar giydirtecek günün birinde bana. Ahşap kutu içinde taşısın beni sevmediklerim. İnadına, durmadan tepineceğim omuzlarında. Suyla yazılmış şiirler okuyacağım onlara, kulaklarında çınlasın. Rüyalarına gireceğim, ödleri patlasın. Hemdem gelirse eğer, hepsine bol şerbetli tulumba! Haa, Yosun'da gelirse şayet, "Defol!" deyin ona. Vasiyetim say Destina. Katiller giremesin bu kutlamaya. Diktiğim incir ağacına siyah eşarplar bağladım. Dallarını kırdım, kökünü kazıdım uyuz bir köpek gibi. Aç kaldı kuşla...

YEDİ KİŞİLİK ENKAZ: TANIŞMA GÜNÜ

Bu Enkazın altında bi yerlerde kendini bulabilirsin. İçinde attığın çığlıkları dile getiremediğin için üzgünüm.  Korkma, ben yanındayım. - MEDUSA -    Henüz çok gencim ama bir çok insanın yaşamaktan korktuğu çoğu şeyi yaşadım. Evli birine aşık oldum mesela.  Bunu öğrendiğimde intikam ve içimdeki nefreti kusmak için çok çabaladım. Karşımda ağlarken duygusuzca onu izledim, hatta aldattım. Bana yaşattığı acıyı yaşatmaya çalıştım. Affedemedim. Yalnız kaldım. Hiç sevmediği karısından onu uzaklaştırdım. Ailesine mâl oldu ama benimle olmayı kabul etti. Bana inandı ve dayandı. O tam bir savaşçı. Elimden tuttu. Utandığım zamanlar oldu ama asla pişmanlık yaşamadım. Başlangıçta kin beslediğim adama zamanla aşık oldum. Bilmiyorum, belki de onunla olmanın imkansızlığı cezbetti beni. Onun canını yakmak isterken her gün biraz daha yaklaştım. Merhameti dışında sevilir bir yanı yoktu aslında bu adamın. Kumarbaz, alkolik, yalancı herifin tekiydi fikrimce. Onunla olmanın bana acıdan ba...