Ana içeriğe atla

LAVİNİA


Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun, ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar, yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Yine de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim. 
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim, ama gitme.
Adını gizleyeceğim, sen de bilme...
    
    Haziran ayının bir perşembe gecesi, yine sarhoşum. Olacaklardan habersiz yeni odama geçtim. Valizimi ortaya bıraktım, önce kitaplarımı çıkarttım, ardından akort edilmesi gereken, her yeri çizik içinde olan kalimbamı aldım ve havuzun başında bir şezlonga yerleştim. Havuz kenarında oturan 3 kız, 1 erkekli arkadaş grubunun dikkatini çekmiş olmalıyım ki, ben geldiğimde sesleri kesildi ve fısıldamalar başladı. Uzun süredir arkadaşlarımı alıp şöyle mütevazi bir viski masasına oturmamıştık, bunun özlemiyle içim karardı bi an, gözlerim bile doldu hatta. Yaşanması mümkünken yaşayamadığımız onca şey var ki. Kalimbamı akort etmeye çalışırken içlerinden biri bana seslenip masalarına davet etti. Nazik davranışlarını geri çevirmedim, biraz da alkol cezbetti beni sanırım. Hemen bir kadeh doldurup soru yağmuruna tutmaya başladılar beni. "Nerelisin, ne iş yaparsın?" Epeydir yeni insanlarla tanışmamıştım, önce biraz garipsedim ama uzun sürmedi. Kahkahalarına eşlik ediyordum hatta. Bi süre sonra kızıl saçlı kızın sorusu bi bıçak gibi gülümsememi kesti. Ben henüz ikinci kadehimdeydim ama bu soruya cevap ararken bi hayli sarhoş oldum. Nasılsın demişti incecik ses tonuyla. Öylesine tatlı sordu ki, yaşantımdan bahsedip bu geceyi mahvetmek istemediğim için "Fevkaladenin fevkindeyim efendim, sizler nasılsınız?" dedim Bülent Ersoy'un ses tonuyla. Tebessüm edişlerini gördüm ancak cevapları beni mutlu etmeyecekti anladım. Bu gece onlar için toplantı değil, veda gecesiymiş. Sarı saçlı, yemyeşil gözleri olan 1,90 boylarında, dışarıdan bakıldığında bir serseriyi anımsatan, içi de pamuk gibi olan güzel bakışlı çocuk konuşmaya başladı:

    -Bizim son gecemiz bugün. Bu grubu, bir daha hayat bir araya getirmeyecek. Ben, hapse gireceğim, Merve ve Tuğba yurt dışına çıkıyorlar. Saliha da evleniyor zaten, evden çıkabilirse helal olsun.

    Sözlerini can kulağıyla dinlerken beş kişilik grup dediğini fark ettim. Sarhoş olmaya başlamıştım ama henüz kendimi kaybetmemiştim. Masada dört kişi olduklarını görebiliyordum. Ben sormadan kızıl saçlı anladı beni bakışlarımdan. Ve sarı saçlının sözlerini devam ettirdi. "İlker" dedi sigarayı sararken. Devam etmesi bekledim ama sesi çıkmıyordu. Beni neden boş sandalyeye oturtmak yerine, yeni sandalye çektiklerini ancak anlamıştım. "İlker, şu an yanımızda mı?" dedim kısık bir ses tonuyla. "Burda değil." dedi sarı saçlı çocuk ve devam etti adeta acı içinde kıvranırken "Onu ben Konya'da bıraktım. Kendi ellerimle, onun kanı üzerimdeyken, onu bıraktım." Önce idrak edemedim söylediklerini. Saliha hırçın bir şekilde sözlerini kesti sarının. "Onu sen bırakmadın, herkes alabileceği nefes kadar yaşıyor. Bak sen hayattasın. O arabada sen de vardın. Sen ölmedin." dedi. Ardından sardığı sigaradan bir fırt daha çekti Merve, sigarayı bana uzatırken konuşmaya devam etti; 

    "Ömer, kardeşini kaybetti Hatay depreminde. O gece ona ulaşamadığında deliye döndü, İlkerle birlikte yola koyuldular. Konya'da trafik kazası geçirdiler. Ömer sürüş hakimiyetini kaybetmiş ve karşı bariyerlere geçmişler. Karşıdan gelen araç, İlkerin olduğu tarafa hızla çarpınca olay yerinde vefat etti." dedi. 

    Hepsinin gözlerinden okunuyordu hüzünleri. Ama Ömer başkaydı, ondaki acı tarif edilemezdi. Bi yandan enkazın altında belki de hala yaşayan kardeşi, bi yandan cansız bedeniyle yanı başındaki koltukta oturan en yakın arkadaşı. Ömer göz yaşlarını sildi önce, bana baktığında gözlerimi kaçırdım sadece. Acısını görmek bile yetiyordu canımı acıtmaya. Devam etti hikayesine; 

    "Araçtan indim, yolcu kapısını açıp İlkeri çıkaracaktım ama kapı ezilmişti. Şoför kapısından çıkarmayı denerken çevredeki insanların yardımıyla çıkarttık. İlkerin yüzünü tanımıyordum, bi yabancı gibiydi. Oğlum kalk daha gidecek çok yolumuz var, beni yorma. Uyumanın zamanı değil diyordum yüzündeki kanları tişörtümle silerken. Bi kadının, beni kolumdan tutup savurduğunu hatırlıyorum. Küfürler etmiştim kadıncağıza deliler gibi. Beni savurmasıyla birlikte İlkerin kafası dizlerimden kaydı gitti. O an anladım yenildiğini. Ambulans sesleri yankılanmaya başladı sonra. Ayağa kalktığımda çevreme bakarken bayılmışım. Ne İlkerimi kurtarabildim o gece, ne de kardeşimi. Bir gecede iki kardeşimi kaybettim ben, hepsi benim yüzümden. Ne kadar beceriksiz bir insan olduğumu sende anladın mı ?"

    Cevap veremedim. Elinde olmayan sebeplerden kendini suçlamasını anlıyorum. Böyle ceza veriyordu kendine. Çünkü biliyorum, bi acıyı hafifletebilmek için daha büyük bir acı gerekir. Ömerin yaptığı da buydu. Elimde tuttuğum sigarayı uzattım Merveye. Düşünmeden edemiyordum, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. "Ne güzel adamsın sen be Ömer." dedim sadece. Sigara güzel kafa yapmı olmalı ki, en başından beri çok yakın hissettiğim Merve; " Biz değil miyiz leyn!" dedi tüm hüzün havasını bozarak. Bu grubun enerji kaynağıydı O, en güçlüsüydü.
    
    Saat nerdeyse 2 ye gelmişti. Beşli arkadaş grubu çoktan odalarına geçmiş, Merve ve ben havuzdan ancak çıkmıştık. Hava sıcacıktı ama sudan çıkınca donduğumuzu hissediyorduk. İyi geceler faslını geçtikten sonra odama geçtim. Buzluğa koyduğum Vodkamı alıp bi kadeh doldurdum kendime. Yapbozuma sarıldım hemen. Tam döküp başlayacaktım ki telefonumun zil sesi bütün heyecanımı kesti attı. Bilinmeyen numaradan arıyordu biri.  Gecenin bu saati ancak işletmek olabilirdi sebebi biliyorum ama bunu açmak istedim. "Alo?" dedikten sonra karşıdan gelen tanıdık ses; "Vicdanın rahat mı? uykuların bölünüyor mu hala?" dedi. Dilim tutuldu, vodkadan mı yoksa bu ses tonunun ağırlığından mı bilmiyorum bi alev oturdu içime. Hiç beklemediğim, ama deliler gibi özlediğim bu sesin sahibi beni yüz metre aşağıdaki kumsal davet ediyordu. Üzerimi giyindim, en sevdiğim parfümümü sıktım, saçlarımı taradım ve yola çıktım...

    Tüm sahili gezdim. Numarası olmadığı için ulaşmam mümkün değildi. Onun aramasını bekledim. Tam vazgeçmişken telefonumun çalmasıyla bi mutluluk sardı içimi. "Karşındayım, yine bekletecek misin beni?" dedi. Tam karşımda duran,  iki kamp sandalyesi ve üzerinde mum olan bir masa. Benimse elimde evden getirdiğim vodka ve iki kadeh vardı. Biraz utandım ama masada oturan, düz saçları omzuna kadar gelen, siyah yırtmaç etekli, şarap kırmızısı rujlu, buğday tenli kadının karşısına oturdum. O şarap, bense vodka doldurdum kadehime. Sigara paketimi çıkartıp tam yakacaktım ki elimden paketi alıp fırlattı çöp kutusuna doğru. Benim hatamdı, sigaradan nefret ettiğini biliyordum ama onun hakkında bildiklerim hep kısıtlıydı. Konuşmaya ben başladım önce. Tam hangi rüzgar attı diye sormaya çalışıyordum ki dilimin sürçmesiyle sarhoşluk seviyemi tespit etti hemen. O gülüşü hiç unutamuyorum. Ben bu kadın için bi saray inşa edebilirdim. Ben bu kadın için savaşları sona erdirebilirdim. Ağzımla kuş tutar, saçlarımın her telini süpürge edebilirdim. Özenle yaratılmış bedeni, bi tanrıça gibi. Beni vedaya hazırlıyor belli...

    Bi cigara yakıyorum hiç tanımadan aldığım adamdan, vodkanın içine kokteylimi koyuyorum. Çünkü biliyorum, bu kokteyli hak edecek, bu cigarayı paylaşacak biri ile hiç karşılaşmayacağım artık. Yine değirmenlere çıkıyorum, hikayeni anlatıyorum benimle birlikte gelen, henüz adını bile bilmediğim kişiye. Ne zor bu yokuşu aşmak Lavinia. Elinden tutmadan, bilmediğim bu yollarda yürümek ne kadar da zor. İçimde bir fırtına kopuyor ama çıt çıkmıyor benden, bunu anlatmak ne kadar zor bi bilsen. Sanırım bu yollarını tanıyanlar, bana öğüt verenler var.

    Herkesin yürümek zorunda olduğu o merdivenleri ben yalnızken aşıyorum artık. Evimde asılı bıraktığın hırka da kaldı bende. Öyle üşürsün ki sen bu yaz mevsiminde bile. Yalnız yattığım yatağım, tek başıma kurduğum bu hayaller öyle yoruyor ki beni. Seni öyle özlüyorum ki Lavinia... 

Benden gitmeden önce, eline tutuşturduğum şiiri getirmişsin bu gece bana. Bi kağıt parçası ne kadar da anlamlı. Bi kağıt parçası, ne kadar da hayat dolu...

"Sana şiirler yazdım, türküler okuttum Neşetten.
Değerin paha biçilmez, bir altından yahut gümüşten.
Sen de gitmesen olur mu Lavinia?
Kurtarsan ya beni şu acı gurbetten.

Kör bir kuyudayım, sanırım burası memleketim.
Keşke anlamadan hayal etmeseydim.
Sende gitmesen olur mu Lavinia?
Merak etme, seni zaten hiç sevmedim.

Sana okuduğum ilk şiir, ilk öpücüğüm.
Kahve gözlerin ve güneşten gülücüğün..
Sende gitmesen olur mu Lavinia?
Uğruna ne alevler söndürdüm...

Biliyorum, inkarın boşuna. Sende hiç sevmedin beni.
Açıktı kapıların, kabul ettin her geleni.
Sende gitmesen olur mu Lavinia?
Ben ödedim zaten, en ağır bedelini.

Biz daha önce tanıştık sevgilim.
Hangi evrendeyiz şimdi, bu seni kaçıncı sevişim.
Şimdi gitmesen olur mu Lavinia?
Ruhumdaki alevi gör, seni nasıl özlemişim.

Uykuluyum, nolur son kez yat yanımda.
Kokun benim cennetim, hırkan yastığımın altında.
Sen yine de gitmesen olur mu Lavinia.
Biraz kalsan rüyalarımda, uykularımda, hatıralarımda."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İHANET

        Bodrumun en işlek sokaklarında kendi halimde yürüyorum. Her zaman uğradığım tekelden bir bira alıp yoluma devam ediyorum. Barlar sokağının denize açılan dar caddelerinde, sahil kenarında, sıcacık kumların üzerinde bir yer bulup oturuyorum. Dalgaların kumsala vuruşunu izliyorum. Elimde içkimi yudumluyorum. Huzurluyum.     Yanıma biri geliyor, Geceden doğmuş belli. Her yanında acı var, gözlerinden okunuyor. Oturuyor sessizce. Kendini anlatmaya başlıyor. Bana acı vereceğini farkındayım ama kabul ediyorum.  Korkuyorum .      Gökteki sayısız yıldız içinden bir tanesini seçip bu bizim diyor. Yavaşça heyecandan terleyen ellerimi tutuyor. Sokakta bulduğu kırık bi gülü bana getiriyor. Gözlerinden uyku akıyor gecenin ama gitmiyor. Benimle kalıyor. Ben denize, Gece bana bakıyor. Anlayamıyorum .     Bir kulübe gidiyoruz. Kulüp tıklım tıklım. Arkadaşlarıyla dans ediyor. Gözlerimi ayıramıyorum Geceden.  Arkadaş...

SESSİZ BİR REDDEDİŞ/ÖFKE

''Dile kolay seni unuttum demek. Dile kolay gelir, yüreğime zor. Kolay ama gülü kuruttum demek, Kuru gülün kokusunu bana sor. Gönül defterinde saklasam olmaz. Dönüp dönüp her gün bakmasam olmaz, Yüreğim elvermez, koklasam olmaz. Kuru gülün kokusunu bana sor. ''      Sağ arka cebimde biriktirdiğim umut tanelerini kontrol etmek isterken, cebimin delindiğini fark ediyorum.  Yine elimi yüzüme bulaştırıyorum. Gecenin üçünde ormanlık bir yolda, arabanın farlarını kapatıp hızla yol alıyorum. Camları indirip, buz gibi havada cayır cayır yanıyorum. Zifiri karanlıkta önümü görmeden ilerleyip, cesaretin ve korkunun tadını dibine kadar alıyorum. Hiçbir şeyin yolunda gitmeyişine, her şeyin mahvolup düzelmeyişine bir kadeh daha. Bir viski şişesi daha kırıyorum. Bu kez ruhani acıyı fiziksele dönüştüremiyorum. Biraz kafa dağıtmalıyım bu gece. Sevdiklerime öfke kusarken, yalnız kaldığımda melankolik şarkılarla kahkahalar atıp, dans ediyorum. Delirmedim henüz, olmak istemediğim yerdey...

YOSUN YEŞİLİ

“ Yosun yeşili gözlerin inadına,  Toprakta tohum gibi saklayacağım seni sevdiğimi. Kimseler bilmeyecek. İlk kadehten son kadehe çıktığım yolculukta b enimle olduğunu, Kadehler boşaldıkça gözlerimin dolduğunu, Kimseler görmeyecek. Kış eksi yirmilerde aşkınla yandığımı, Anılar diye diye hep seni andığımı, Kimseler duymayacak. Bir gün, yalnız sen duyacaksın. Sana bile söylenmemiş, senin için saklanmış sevda sözlerini. Bir gün, yalnız sen duyacaksın bir gülün kokusunda sevdamı. Sen göreceksin, Sen bileceksin, Hissedeceksin. Bir gün yolun sonunda, saatler durduğunda. ”      Günün birinde sağ elimin, serçe parmağının dışa bakan kısmında ufak bir leke çıktı. Başta benim için hayli önemsizdi. Umursamadım, geçer diye düşünmüştüm her zamanki gibi. 'Hallederim' diyip henüz halledemediğim düşüncelerimin bulunduğu rafa koydum daha fazla düşünmemek için. Ancak leke zamanla büyümeye başladı. Önce elimi, sonra dirseğimi ve ardından sağ kolumun tamamını kaplamıştı. Sanki anestezi yap...

DESTİNA

"Kuş uçtukça genişliyor gökyüzü" demişti Rilke. Belki hayat da yaşadıkça. Böyle şeyler düşün. Delirme. Kimse duymaz çünkü bu gürültüde. Pelerinli bir gladyatör çizdim önümdeki boş kağıt parçasına, Gülden yapılmış bir de kılıç verdim ona. Harbe çıkıyor, yıkıyor mavi duvarlı evleri. Asıp biçiyor ama kesemiyor kırmızı gülleri. Sürekli öldürüyor birilerini. Resmediyor ölümü sanki. Öldürdükçe, pastel kokuyor evimin içi. Ah şu kurdukları kafasında, Vasiyetim say Destina. Beyazlar giydirtecek günün birinde bana. Ahşap kutu içinde taşısın beni sevmediklerim. İnadına, durmadan tepineceğim omuzlarında. Suyla yazılmış şiirler okuyacağım onlara, kulaklarında çınlasın. Rüyalarına gireceğim, ödleri patlasın. Hemdem gelirse eğer, hepsine bol şerbetli tulumba! Haa, Yosun'da gelirse şayet, "Defol!" deyin ona. Vasiyetim say Destina. Katiller giremesin bu kutlamaya. Diktiğim incir ağacına siyah eşarplar bağladım. Dallarını kırdım, kökünü kazıdım uyuz bir köpek gibi. Aç kaldı kuşla...

YEDİ KİŞİLİK ENKAZ: TANIŞMA GÜNÜ

Bu Enkazın altında bi yerlerde kendini bulabilirsin. İçinde attığın çığlıkları dile getiremediğin için üzgünüm.  Korkma, ben yanındayım. - MEDUSA -    Henüz çok gencim ama bir çok insanın yaşamaktan korktuğu çoğu şeyi yaşadım. Evli birine aşık oldum mesela.  Bunu öğrendiğimde intikam ve içimdeki nefreti kusmak için çok çabaladım. Karşımda ağlarken duygusuzca onu izledim, hatta aldattım. Bana yaşattığı acıyı yaşatmaya çalıştım. Affedemedim. Yalnız kaldım. Hiç sevmediği karısından onu uzaklaştırdım. Ailesine mâl oldu ama benimle olmayı kabul etti. Bana inandı ve dayandı. O tam bir savaşçı. Elimden tuttu. Utandığım zamanlar oldu ama asla pişmanlık yaşamadım. Başlangıçta kin beslediğim adama zamanla aşık oldum. Bilmiyorum, belki de onunla olmanın imkansızlığı cezbetti beni. Onun canını yakmak isterken her gün biraz daha yaklaştım. Merhameti dışında sevilir bir yanı yoktu aslında bu adamın. Kumarbaz, alkolik, yalancı herifin tekiydi fikrimce. Onunla olmanın bana acıdan ba...