Saat sabahın altı buçuğu, yine ufak bir koridorda Yangın kabusuyla, savrularak uyandım. Burnumun kanadığını fark ettim ıslanan yastığımda. Yanıma baktım, yanım boştu. Oda boş, ev boş. Kalktım kanımı temizlemek için. Sahilde içilen sigaranın dumanı, hâla kafamın içindeydi. Aynaya baktığımda gözlerimdeki kan çanağının içindeki mutluluğu ve korkuyu görebiliyordum. Elmacık kemiğimin üzerinde ruj lekesini fark edince tenim, bir vampirin teni gibi buz kesmişti. Aslında buna leke demek bir hakaretti, bu adeta özenle çizilmiş bir resim, bir sanattı. Beyaz tenli kadın geldi aklıma. Bir sinema filmi gibi geçti gözlerimin önünden yaşadığımız tüm senaryolar. Omuzlarına varan küt saçları, dik bakışlı kömür gözleri, rakı beyazı inci dişleri, yumuşacık teni... Bizim bir sahnemiz, rolümüz ya da hikayemiz yoktu. Biraz yaz aşkı gibi, biraz ömürlük gibi, en çokta Meftun gibiydi...
Burnumdan lavaboya damlayan kanın sesini duyduğumda ayıldım aşık olduğum filmin jeneriğinden. Şıp diye damlamıştı. Mükemmel bir kızıllıktaydı. Eskiden olsa kan gördüğümde bayılırdım. Şimdi öyle, ne olduysa alışmıştım artık. Çok şey yaşamış gibi bakıyordum aynada kendime, çok şey görmüşüm gibi, çok şey yitirmişim gibi.
Önce burnumu temizleyip kanı durdurdum. Ardından lavaboya damlayan kanımı tuz ruhuyla temizledim. Hatta öyle düşmanca sildim ki, lavabo mermerinin aşındığını fark ediyordum. Bir süre sonra bitkin düştüm, yorulduğumu fark ettim. Odama gidip nevresimi çıkarttım yatağımdan. Bir çöp poşetinin içine koydum ve sıkıca bağladım. Yeni turuncu nevresimlerimi serdim. Son kadehi kalan şarabımı doldurup, balkona geçip oturdum.
Deniz ve gökyüzünün buluştuğu o ufka baktığımda, göğün maviye boyandığını fark ettim. Gecenin önünden ben yürüdüm bu kez. Ben boyadım gökyüzünü maviye. Denizden bir elbise diktim beyaz tenli kadına, yıldızlarla süsledim. Kapımın önünde düşen begonvil çiçeklerinden bir de taç yaptım O'na. Yaşadığımı anladım ve o sığ nefeslere inat, derin bir nefes çektim sonra.
"Olmaz!" diye seslendi sanki Kaktüs Adam bahçeden, "Olmaz! Gömleğinde kan var ve kalbinde uyuyor hâla!". Yerle bir etti yine umudumu. Zehir zıkkım oldu şarabım bana, mazimi içmişim sanki. Çırılçıplağım sanki kalabalığın ortasında. Kaktüs Adam her seferinde, her huzur bulduğum lahzada, mazide yaşadığım elemli öyküleri fısıldardı kulağıma, utanırdım. Ben, tamda bu yüzden, dikiz aynama bakıp durmaktan, yönümü hiç kendim seçemedim. Doğduğum evin ateşini düşünmekten, kendi evimi hayal edemedim. Birilerine doktor olmaktan, kendimi iyileştiremedim. Her yaşadığımı anladığımı sandığım o anda, önüme çıkan sahte kahramanlardan çok sıkıldım. Onlar sadece konuşuyorlar, duyuyorlar ama anlamak için dinlemiyorlar. Baksanıza, herkes aynı kaldırımda ama yalnız yürüyorlar. Sahilde oturduğum boş bankta, yanıma yabancılar oturuyor. Bir yabancı gidiyor, diğeri geliyor. Bir simitçi, bahsediyor ekonomiden mesela, bi taksici siyasetten, bi tekelci anlatıyor astrolojiyi. Anlamıyorlar yaşamdan, sürekli bahsediyorlar şikayetlerinden ve ölümden. Rol yapıyor bazıları aşıkmış gibi, güler gibi, inanır gibi, sanki içlerinde hiç yalnız değillermiş gibi hep kalabalıklar dışlarında. Diğerleri savrulmuş gibi kasırgada.
Sahte hisleri, hissizlikleri, keşkeleri, iyikileri müzelerde sergilesinler. Romanlar yazıp, hikayelere konu etsinler. Filmler çeksinler yaşanamayanlara. Şimdi diktiğim bu elbiseyi, vermeden dönmem ben geri. Sokağa çıkmadan önce saçlarımı tarayışımın sebebi olanı bulmadan dönmem. Gömleğimdeki kanı silmeden, gözlerimin asılı kaldığı şiiri okumadan dönmem geri. Kalbimi uyandırmadan dönmem.
Ve hatta dünya bu haldeyken, sevgi insanlara yetmezken, kötülükler egemen ve yalanlar muhalefetken, öylece oturamam. Yürürüm, dönmem ben geri!



Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...