-Şimdi sola dön, Tel örgülü kapıyı aç. Mavi beyaz duvarları olan, Begonvil sarmaşıklı ev.
Seni bekliyorum kapının eşiğinde.''
Esen rüzgar, adeta tenimi okşuyordu. Yağmurun yağacağını, gömleğimin üzerine ufak ufak bıraktığı su tanelerinden anlamıştım. Sırtıma attığım çanta, omzumda öylesine yük olmuştu ki, eve girdiğim gibi çantamı koridorun köşesine atıp, kendimi turuncu nevresimleri olan yatağıma fırlatmak istiyordum bir an önce. Yeni tıraş olmuştum ama duşa girmeye mecalim bile kalmamıştı. Çünkü bütün gün, O bomboş hacimleri olan insanları adam yerine koyup savaş vermiştim. Bir sürü herifi yumruklamak istemiştim yine. Tam 15 kişi beni bıçaklamak için tehditler savurmuştu, anlayacağınız sıradan bir gün geçirmiştim aslında. "Kolundaki şey ne?, Siyah alçı mı olur? Bilardocu musun? Çok merak ediyorum ellerine ne oldu?" gibi akıl almaz sorularla karşılaşıp, sadece gülümseyerek cevap verdim. İçmeyi bilmeyen bir aptalın, barda üzerime kusuşu bile çok normal gelmişti bugün bana. Neyse ki artık, herkesin her şeyi yapabileceğini öğrenmiştim.. Bu yüzden aşırı mutlu ve iyi hissediyordum.
Evime çıkan 52. basamağa geldiğimde durdum, nefes aldım ciğerlerimi hafifletene kadar. ''Şu amınakoduğum sigarasını bırakacaksın'' diye sesli bir şekilde küfür ettim kendime. Aslında bunun asıl sebebi, yılbaşında cilt kanseri olduğumu öğrenip bunun için hiç hareket etmememdi. 52. basamak bana anlamamı sağladı. Henüz kimse bilmiyordu Nurcan ve Cihangir dışında. Yine birileri üzülmesin diye gizlemeye çalışıyordum sanırım. İki basamak indim yukarıya doğru. Biri kanser içindi, bir diğeri kanseri anlamamı sağlayan yangın için sanki.
Adımlarımı her atışımda, bir kitap aklıma geliyor ve durup soluklanıyordum. Annemin, uyuduğumu sanıp sessizce yanağımdan öpüşü geliyordu aklıma. Uğruna hiç düşünmeden ölebileceğim Yağız'ın gülüşü. Onur'un her şeyi kendine dert edişi, Enes'in mutlu olmakla verdiği savaşı, adını anmamı bile istemeyen M'nin yeni mutlu hayatı, Tuğba'nın sevdiği adamla evlenip sevdiği işe sahip oluşu, Selin ve çok cömert patronuyla olan para sorunları, Derya'nın hayran olduğum sonsuz enerjisi, Arda'nın tertemiz umudu, Taner'in eskiyen varlığı...
Her biri için bir adım atıyordum aslında. Her adımımda acaba nasıllar diye düşünüyordum. Ulan var ya, öylesine isterdim ki bazıları yanımda kalmaya devam etsin. Onlarda bu oyunun bir parçası olsun, benimle koşsun çok isterdim.. Yatağa uzandığımda, yanan gece lambam olsunlar isterdim. Zorlandığımda elimden tutsunlar, kaçmasınlar isterdim. Mesela yere düşen Enes'i kaldırmak yerine ona kahkahalarla gülmeyi çok isterdim şimdi. Onur'un kız tavlayamayışlarıyla zorbalamayı, Arda'nın gelecek planlarını duymak, İbrahim'i görmek isterdim şimdi. Olsaydı hala Pelin ve Hakan, ağlamak isterdim hıçkırarak karşılarında yine. Mustafa'nın bitmek bilmeyen o güzel nasihatlerini dinlemek isterdim. Öyle isterdim ki bana yaptığım her hata için hesap sormalarını, küfürler savurmalarını, tokat atmalarını. Hatta Taner'in sıktığı palavraları bile inanarak dinlemek isterdim burada olsaydı. Yosun da olsaydı keşke şimdi burada, başı omzumda. Kirpiklerini saymak isterdim uyurken. Tenine dokunup huzur bulmak, yanağı ve dudağının birleştiği o incecik kısımdan ufacık bir buse almak isterdim durup dururken. Arkadaşlarımın yanında onu utandırırken kızarışını izlemek isterdim. Yemyeşil gözlerini bir kez daha görmek isterdim. Onların yanında güçlü görünmek gibi bir zorunluluğum yoktu. Ama anlamıyordum artık. Saçlarının teline bile zarar gelse kıyameti kopartacağım insanların beni evlerinden kovuşlarını anlamıyordum. Hatalı olanın ben olmadığımı bildiği halde kalp kırışlarını, kafalarında kurdukları aşağılık komplekslerini, para heveslerini anlamıyordum. Her seferinde sadece beklediğim şey, masum bir özür dilenmesiydi. Oysa özür dilemek, dillerine yapışmazdı, mevkilerinden almazdı, cüzdanlarını boşaltmazdı. Güvendiğim bi kaç insan, kısacık sürede nasıl bu kadar değişmişti anlamıyordum. Bu enkazları, yüreğimin başkentinden kaldırmak öylesine kolay bir iş değildi. Naim bile gelse omuzlayamazdı bu yükü aslında.
Sonunda yüzotuzaltıncı basamağa geldim. Çantamın küçük cebinden anahtarımı aldım. Gecenin köründe, belki sarhoş olduğumdan, belki zifiri karanlıktan kapıya anahtarı takamıyordum. Bir süre bununla cebelleştikten sonra evimin holüne girdim, ayakkabılarımı çıkarttım, terimi sildim, telefonumu fırlattım. Çantamı savurdum ve soyundum. İçim huzur doldu. Hayatımda ilk defa, evimin duvarına tablo asmıştım. Bu benim en sevdiğim hayalimdi. Bir şarap şişesinden vazo yapıp, içine en sevdiğim çiçekleri koymuştum. Manzarasında viski içebileceğim bir balkonum, kitap dolu raflarım, kullanmayı bile bilmediğim mutfak malzemelerim vardı. Belki arkadaşlarımla kahvaltı yapacağım salonum, belki yosunla film izleyeceğim bir L koltuğum vardı. Hayal ettiğim her şey birer birer gerçekleşiyordu. Artık yaşamaya çalışmıyordum, ne olursa olsun, Yaşıyordum. Öylesine yorgun ve mutluydu ki kalbim, kendimi tamamlanmış hissediyordum.
Saat 01:39, günlerden Salı. Mayısın ilk günü bugün. O gece, dolabın buzluk kısmında bulunan viskimi doldurdum ve balkonumun en sevdiğim köşesine geçip oturdum. Bodrumun üzerine çakan şimşekleri izledim, hırçınca yağan yağmurun sesi, gün boyunca dinlediğim boş insanların, bomboş sözlerini su gibi temizliyordu beynimden. Hedef aldığım bu heriflerin, kurdukları düzeni darmadağın etmek için planlar yaparken ben, telefonum tam yedi kez çaldı. Aldırmadan viskimi yudumlayıp içine attığım buzları dişlerimle parçalıyordum. Bir yanım öfke kusarken, diğer yanım tıkır tıkır işleyen planlarımın projelerini hazırlayıp kahkahalar atıyordu. Huzur bulduğum bir zamanda, telefonu olduğunca uzakta tutardım yirmibir yaşından beri. Bir telefon aramasının, elliiki yaş attırdığını bizzat tecrübe etmiştim çünkü bir tan vakti. Ardından gelen bir iki ucubenin bana verdikleri zararlar hiçbir şeydi. Bir takım mahvoluşlar olmuştu, evet. Ama ölümcül değildi. İçinde bulunduğum oyun hala devam ediyordu ve ben henüz ölmemiştim!. Aşık olduğum o yıldız, hala tepedeydi. Yaşanmış, sadece yaşanmışlıktan ibaretti.
Ayın, gökyüzünde sunduğu görsel şöleni izlemeye devam ederken içime bir kurt oturdu. Bir şeylerin yakında olduğunu hissettim. Telefonumu bir an olsun susturmadan taciz eden o kişiye baktım. Kim olduğunu anladığımda yeniden aradı. Açtım ve ''133 basamak var, sen dayanamazsın.'' dedim. ''Bi kaba erişte koydum, üzerine ceviz de attım tam istediğin gibi, geleceğim'' dedi. Dışarıda çılgınca yağan yağmurun sesini ahizeden daha net duyunca sırılsıklam olduğunu hissettim. Aslında erişteden nefret ederdim. Sadece en iyi yaptığı yemeğin erişte olduğunu bildiğim için hep tabağımı sonuna kadar sıyırdım, hiç bırakmamıştım. O, en sevdiğim yemeğin bu olduğunu sanıyordu. Oysa pişmiş peynir bile getirse önüme, çilek bile sunsa mesela durmaz yerdim karşısında.
Balkonda heyecanla beklerken, neden 133 basamak çıkmak yerine, Yirmi basamak inmediğini düşünüyordum. O devam ederken yürümeye, 52. basamakta nefesi kesilmişti. Soluk soluğa kalışını duyuyordum. Sanki alnından akan ter damlaları, yağmurdan daha büyük bir hızla çarpıyordu zemine. Her basamakta gücünü biraz daha kaybediyordu. İki basamak inmişti yukarıya doğru ama çıkamamıştı. Bu gece gelmeyecekti, hissediyordum. Oysa eğer bilseydi, Yirmi inmek, daha kolaydı Yüzotuzüçten.

Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...