''Ayağı kırık bir at gibi topallıyordum ortasında hayatımın. Ve tüfeğin icadına, asırlar vardı.''
Rüya gibi bir uykudan uyandım ve etrafıma bakındım. Hasır bir hamağın üzerinde iki büklüm sızmışım. Irmaktan gelen su sesi, rüzgarın koca ağaçları sallarken yaprakların hışırtısı, kuşların birbirleriyle şarkısı, tenime değen hafif tatlı esinti ve yeni kesilmiş taze çimen kokusuyla ayılıyorum. Kalkıyorum yattığım huzur dolu hamaktan. Fark ediyorum ki; Güzel bir uykunun aslında uyuduğun zamanla alakası yok, güzel bir uyanış yeterli günün güzel geçmesi için. Burada, sanki uykularım gecelerce bölünmemiş gibi, sanki göğüs kafesimin tam ortasına oturan köz parçası sönmüş gibi, huzur ve heyecan dolu hissediyorum. İnsan ayak izinin olmadığı, cennet gibi bir yer burası. Yürümeye başlıyorum ahşaptan yapılmış, nereye gittiğini bilmediğim bir yolda. Karşıma ufacık, sıska bir çocuk çıkıyor. Saçları gözlerine kadar uzamış, kafasında deniz mavisi bir şapka, sırtında hayli yüklü bir çanta var. Elinde tuttuğu beyaz sakallı, pofuduk tavşan oyuncağıyla bana bakıyor. Biz, bu afacan çocukla bir yerlerden tanışıyoruz.
Bakışlarımızla birbirimizi anlamaya çalışıyoruz önce. Sanki iki düşman birbiriyle ilk defa yüzleşiyormuş gibi suratlarımız asık. Gerginliğim gözlerimden anlaşıyor. Ufak çocuk bir tebessüm edip bana, sanki cevabını bilmiyormuş gibi ''Oldun mu Pilot?'' diye soruyor. Henüz ufak bir çocukken pilot olup, köyümüzün en yüksek apartmanından, dağlarından, hatta bulutların bile üzerinden yeryüzünü izlemek istiyordum. Uçak oyuncaklarımla, bazen legolarla yaptığım şekilsiz uçaklarla, bazen de bir arabayı uçarmış gibi hayal edip kendimi mutlu ediyordum. Ama biraz büyüdükten sonra ailemin buna gücünün yetemeyeceğini anlayıp matematiğin içindeki gizemi görmeye başladım. Denklemleri, formülleri kavrayıp bir yanılgı aradım matematiğin karanlık evreninde. Bir hata bulup yeni bir keşif yapmak istiyordum. Ailemden ayrılınca, bunu başaramayacağımı anladım. Çünkü yaşamak için, karnımın doyması, hatta insanların beni sevmesi için bile paramın olması gerektiğini anladım. Medeniyetin Mühendisliğine yöneldim ve istediğim yere konuşlandım. Bunları afacana anlatırken sözümü bölüp bana ''Senin yerinde, ben olmak istemezdim.'' dedi. Niye dermişçesine bir bakış atıp, ''Senin hayalin nasıl biri olmak?'' diye sordum. Bana cevap vermeden koşarak hamağın üzerine atladı. Ayakları yere değmiyor bile ama kendisini sallamayı başarıyor. Sonra suratıma dönüp; '' Ne fark eder ki? Bende hayallerimi suya atmayacak mıyım? Bak, sen vazgeçmişsin. Sen gibi biri olmak istemezdim. Gelecekteki Ben, böyle biri olsun istemezdim.'' dedi. Sözleriyle, içimde ufak bir burukluk hissettim. Hayallerimi başaramamış, ülkümden dönmüş, yasak dediğim her şeyi yapmış oluşumu hatırladım. Ufacık bir çocuk karşısında, utancımdan yerin dibine girdim. O'na bir şey borçluymuş gibi hissetim. Gözlerimi ondan kaçırdığımda gülümseyerek devam etti sözlerine; ''Hem, sen çok yaşlanmışsın ihtiyar. Ben büyümek istemiyorum. Saçlarım dökülmesin senin gibi, ya da beyazlamasın. Ben, çocuk pilot olmak istiyorum.'' diyor. Akıllı ama pekte haylaz bir çocuk olduğunu düşünürken ona; '' Belki geriye alamam zamanı ama saçımda gördüğün beyaz teli keserim kökünden. Ya da boyarım saçlarımı, senin tavşanın sakallarını boyadığın gibi.'' cevabını verdim. Afacan biraz düşündü ve tavşanı iki eliyle tutup, suratına baktı. Çantasına yöneldi bir hışımla. Ufak bir makas çıkartıp, tavşanın sakallarını kesti. Sonra bana dönüp; ''Bak, bir daha uzamayacak sakalları. O da hep çocuk kalacak artık.'' dedi. Durup afalladım. İçimde çözüm bulamadığım onca şeyi aslında bir çocuk gibi düşünerek halledebileceğimi düşledim. Ölümsüzlük iksiri olmadan da yaşlanmayı durdurabileceğimizi belki.
Sanki düğüm olmuş bir halatı hep çözmeye çalışmış ama kesmeyi düşünmemiş, gözümün önünde duran yapbozumun parçalarını hiç görememiş gibi hissetim. Afacanın yanında kendime bir yer bulup oturdum. Kafasını omzuma yasladı ve ufacık suratıyla gözlerimin içine bakıp; ''Yaraların neden iyileşmiyor senin, biliyor musun? Çünkü yaralarına iyileşmesi için fırsat vermiyorsun. Her kabuk bağlayışında kanatıyorsun yeniden.'' dedi. Sonra sol dizinin üzerinde, bir gözü andıran yarasını gösterip sözlerine devam etti; ''Lunaparkta düşmüştüm. Hatırlıyor musun? İzi kaldı artık. Düştüğüm ya da kanım aktığı için değil. Üstelik canım yanmamıştı bile. Hatırladın mı?''. O gün kaybolmuştum kalabalık arasında, yabancı bir kadını annem sanıp elini tutmuştum fark etmeden. O an anladım kaybolduğumu. Gözlerimde yaşla, koca kalabalıkta, ufak bedenimle dev gibi gözüken insanların arasında ailemi arıyordum. Bir demire takılıp düştüğümde yaralanmıştım. Kanım akıyor ve ben ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Canımı yakan yaram değil de, elimden tutup yaramı saracak ailemi kaybedişimdi. Daha bisiklet bile kullanmayı bilmediğim zamanda, insanın içindeki hislerin bir diz yarasından daha acı olabileceğini anlamıştım. Afacanın kast ettiği Yara buydu. Dizindeki değil, onun içinde bıraktığı iz. O günden beri hep kalabalıkta kaybolmaktan korktum. Ben düşüncelere dalıp giderken, beni koluyla dürtüp uyandırdı içine battığım bataklıktan. ''Peki neden hissizmiş gibi davranıyorsun? Sen böyle biri değilsin ki. Duyguların var senin, biliyorsun.'' dedi kısa sessizliğimizi bölüp. Derin bir nefes alıp, kafamı ağaç dallarının arasından ufak bir tablo gibi gözüken mavi gökyüzüne çevirdim. Yanımda aslında kimin oturduğunu, kiminle konuştuğumu anladım. Biraz düşündükten sonra konuşmaya başladım; ''Bak ufak çocuk, elimden gelse, sana öyle güzel bir gelecek alırdım ki, düşündükçe yüzünde gülümsemeler olurdu, heyecandan yerinde duramaz hep büyümek isterdin. Saçına gelen beyazı geri almayı, en mutlu hissettiğin bayram günlerinin sabahını geri alabilmeni çok isterdim. Ama hayat, sadece güzel duygulardan ibaret değil. Bazen ne bir deveyi güdebilirsin, ne de yaşadığın diyarı terk edebilirsin. Öyle ya, insanlar bencil ve acımasız. Sırf yüzmeyi biliyorsun diye seni Sapanca Gölü'nün ortasına atabilirler. Yaşadığım onca acınası hikaye benim eserim değil. Seçimlerim, kaderimi şekillendirdi. Bir pilot olup, gökyüzünden yeryüzünü izlemeyi çok isterdim. Ama yaşamak böyle, denizin dibini görüp güçlenmen gerek. Bazı hikâyelerde güçlü olmak tercih değildir, mecburiyetin bedelidir. Anlıyor musun ?''. Gözlerimin dolduğunu hissetmiş olmalı ki cebinden bir selpak çıkarttı, ama kendi gözyaşlarını sildi. Bu gözyaşları öylesine tanıdık ki, henüz 7 yaşındayken sesimi çıkarmadan yastığıma sarılıp ağladığımda akan damlalarla aynıydı bunlar. Öylesine çığlık çığlığa, öylesine sessiz sedasız. Son sözlerine şöyle devam etti afacan çocuk; ''Ne yaşadıkların senin elindeydi ihtiyar, ne de sen bunlara hazırlıklıydın. Saçındaki beyaz tel, ruhunda yaşadığın yorgunluğun geçmez sandığın günlerin eseri senin. Ama şunu öğrenmelisin ki, geleceği geçmiş belirlemez. Sen geçmişindeki hatalarının içindeki döngüde hapsolmuş, boyun eğmişsin. Bir yazgıya tutulmuş, bir hastayı sevip hastalanmışsın. Ya bunlara geçmiş demeyeceksin, ya da Geçmiş olanı anlatmayacaksın içinde. Kabuk tutmuş yaranı kanatmayacaksın. Çünkü ben, bir umut olarak, çocuk kalarak hâla göğüs kafesinin içinde bir yerlerdeyim. Gökyüzü parlak ve en sevdiğimiz yıldız tepede. Bir başına kaldığında konuştuğun o ay, seni izliyor yalnız kaldığın her gecede. İçindeki tüm güzel hislere, beklentilere veda ettiğinde, ben yanında olacağım. Sarıldığın hataların değil. Yeni bir hikayenin başlamasına hazırsın. Zamanı geldi, Günaydın...''
***
Rüya gibi başlayan bi kabustan uyandım. Bembeyaz çarşaflı yatakta, açık kahve, biraz da uykulu gözleriyle yatan çakma sarışın, beni süzüyordu. Odanın penceresine doğru ilerledim. Beyoğlu'nda bir apartmanda, perdeyi aralayıp İstanbul'un eşsiz manzarasını seyre daldım. İçimde kendimle yüzleşmiş olmanın verdiği muğlak bir his vardı. 75 yaşına bastım bugün. Ve tüfek keşfedildi. Bense savaşmayı seçiyorum. Gün Aydın...
Yorumlar
Yorum Gönder
Aramızda kalsın ama...